20 Aralık

Lider: 20 ARALIK (Özel Bölüm) Bölüm 1
3,506 görüntülenme
Bölüm şarkısı: Alex Hepburn : Under
Hiddenfield’a tekrar hoş geldiniz…
İyi okumalar:)
-
Benim varlığım, bu hayata gözlerimi açmadan çok önce, tarihin kanlı sayfalarına yazılmıştı.
Asırlar önce bir lanete kurban giden melezin, ruhunun yeniden hayat bulmasıydım. Hilda ve Arion Jefferson’ın kızları olarak yaşamış, onların korumasıyla bir fanusun içinde yaşamıştım… Fakat bana yazılan kaderim, değişmemiş, beni köklerimin salındığı topraklara tekrar getirmişti.
Hiddenfield…
Her şeyin başladığı ve bitti yer…
İsmi gibi gizemli olan bu kasaba…
Hilda’nın beni buraya getirdiği ilk gün, hayatımın bu şekilde ilerleyeceğini tahmin edemezdim. Ve daha ilk günden, aradığımdan bile haberimin olmadığı bağımı bulmuştum.
“Artık çok geç, Belle. Ben görünmez iplerle sana bağlı bir kuklayım,” demişti bana. Yanılıyordu; o bana değil, ben de ona yıllar önce görünmez iplerle bağlanmıştım. Onu unutan zihnimin, vücudumun ve benliğimin onu bulmayı ne kadar istediğini artık çok daha iyi anlıyordum.
O süreçte kendimi siyah ve beyaz olarak ikiye ayrıldığımı düşünüyordum. Hayatım görünen dışında görünmeyenlerle de doluydu. Varlığımı kontrol altına almaya ve kullanmaya çalışan korkunç düzen altında ezilmemek için iki farklı tarafımla direnmiştim. Bana acı veren her şey, içimde keskinleşen bir güce dönüşmüştü. İhanetler beni tüketmemiş; biçimlendirmişti, kırıldığım yerden sertleştim.
Ruhum bana fısıldamıştı…
“Biz buyuz, Annabelle. Her zaman buyduk. Sen ve ben… Sadece tek bir renk.”
Evet, ben griydim.
Artık, Annabelle Asteria Jefferson’dım.
Bu kabullenişin ve Tetrat lanetini kırışımın üzerinden iki yıl geçmişti.
Salem sokaklarının birinde ayakta durmuş, önümdeki harabeye bakıyordum.
Yağmur üzerime sicim gibi yağarken elimle kirpiklerime düşen damlaları sildim. Yanıma dönüp baktığımda, Laura’da aynı keskin gözlerle bana döndü. Sarı saçları, en son kestirdiğinden beri ancak uzamıştı. Bunun sorumlusu abisi olduğu için Laura iki yıldır durmaksızın söyleniyordu. Büyük Sullivan, onu saçlarını kesmekle tehdit ettiğinde Laura işi ona bırakmadan kendisi kısaltmıştı. Bu olaya hâlâ gülmeden edemiyordum.
Başını eğerek beni onayladığında topuklu botlarıma rağmen sessizce ilerlemeye başladım. Hızım, eskisine göre inanılmaz derecede gelişmişti. Görüşümü yağmur bile zedeleyemiyordu. Sessizliğim ise Başavcıların bana gıpta etmesine neden olacak kadar iyiydi.
Sokağın başında cadıların nefes almasını zorlaştıracak büyünün izlerini nefes alışverişlerimde hissediyordum ama bu beni normal cadılar gibi etkilemiyordu. Sığ nefeslerime rağmen kontrolü ele aldım.
Arkadaki lavaboya açıldığını düşündüğüm küçük havalandırma penceresine bakarken dudaklarımı büktüm. Laura sıkıntıyla iç geçirdi. “Önden girsek daha iyi olmaz mı?”
“Her zaman kolay yolu seçiyorsun,” dedim kısık sesle. “Biraz eğlenmeye ne oldu?”
Laura, omuz silkti. “Diğerleri çoktan diğer inlerini basmıştır. Onlardan geri kalırsak, bizimle nasıl alay edeceklerini düşün.”
Gözlerimi kısarak etrafı iyice kolaçan ettim. Yağmur biraz yavaşla iyi olacaktı ama bu şekilde de gerilim daha çok artıyordu ve bu hissi sevdiğimi inkâr edemezdim. Evet, iki ayrı tarafım tek bir bünyede toplandığından beri ben buydum; çocukluğunda her şeyi unutmadan önceki Annabelle. İçimdeki merak ve çılgın sahiplenmiştim.
“Asıl yakalanması gerekenler burada,” dedim Laura’ya dudaklarım kıvrılırken. “Onları yakaladığımızda istediğin kadar hava atabilirsin.”
Laura, dolgun dudakları kıvrılırken kedi gözleri de iyice keskinleşti. “Lanet olası erkeklerden çok daha iyiyiz, kızım. Hadi yapalım şu işi.”
“Hızlı olmamız lazım. Camın kırılma sesini yağmur bastırsa da işitebilirler.”
Beni başıyla onayladı. Son kez hazır olup olmadığına baktım, sonra gözlerim cama kaydı ve ne kadar büyüyle koruma oluştursa oluştursunlar cam aniden tuzla buz oldu.
“Fazla güçlüler,” dedim dişlerimin arasından. “Kırılması zor oldu.”
Laura, güler gibi oldu. “Ona rağmen bir saniye sürmedi. Bir melezle takılmanın avantajları.”
Ona sırıttım ve hızla koşarak ellerimi pencere pervazına koyup kendimi yukarı çektim. Siyah pantolonum ve üzerimdeki siyah tişörtümün bir kısmı, sağlam kalan camlar yüzünden yırtıldı. Karnımdaki bir kısmın kesildiğini de kanın vücudumdan ılık ilerleyişiyle hissedebiliyordum.
İçeri adım attığım an Laura’da arkamdan içeri atlamıştı. Pencere dardı, bu yüzden girişimiz zor olsa da gerçeklemişti. Gerçekten de kırık dökük fayansları olan bir banyodaydık. Kirli, bir küvet yanımızdaydı. Kırık lavabo ve kırık ayna tam karşımızda duruyordu. Kapı açıldığı an, kendimi aynada son saniyede yakaladım.
Gözlerimdeki alev çoktan yanmaya başlamıştı.
Kapı eşiğinde beliren cadıyı gördüğümde aniden elimi savurdum.
“Dorchalar bitti bir de bu sürtükler başımıza çıktı,” diyerek homurdandı Laura. Kelebek bıçaklarını botundan çıkarmış, gardını almıştı.
Tetrad’dan sonra Dorchalar inlerine kaçmış, varlıklarını sürdürseler de ortalıkta görünmez olmuşlardı. Artık tek amaçları kara büyüyle yaşamaktı. Kötülüğü bırakmak, onlar için mümkün değildi. Fakat onların tarih sayfalarından silinmeye yüz tutmasıyla, başka kötülükler kendilerine yer edinmişti.
Çocuklar kaçırılıyordu.
Kayıp vakaları artmıştı ve araştırmalarımız sonucu hepsi de büyü güçlerine sahip çocuklar olduğu ortaya çıkmıştı. Sonunda bunlara kimin sebep olabileceğine dair iz sürmüştük ve yolumuz tek bir türde son bulmuştu; Celtic cadıları.
Tarih de Dorchalar ve Avcılar kadar yer edinmeseler de Praesidiumların atası Rosanna’nın büyü kitabında onların bahsi geçtiği bir sayfa bulmuştuk.
Tarihte Dorchalar gibi karanlık tarafta değillerdi ama aydınlıkta da yürümemişlerdi. Sadece kendilerini düşünüyorlardı; üstün bir tür olmak, var olmak ve güçlenmek. Bu da iyi ya da aydınlık taraf olduklarını düşünenlerin bile saf karanlığa gömülmesine neden olan tek şeydi.
Güç arayışı.
Celticler tam olarak ne planlıyorlardı bilmiyorum lakin çocukları işin içine karıştırmaları, Dorchaların bile gıpta edeceği bir kötülüktü. Ve daha fazla türemeden yok edilmeleri gerekiyordu.
Banyodan çıktığımızda, çatlaklarla dolu taş zeminden nem ve küf kokusu yükseldi. Biraz önce büyüyle savurduğum cadı çoktan ayaklanmıştı.
Saçları sıkı bir topuz yapılmıştı, tek bir tel bile firar etmemişti. Belki de güzel bir kadındı fakat yüzünün geldiği son nokta… Dorchalar kadar çirkin fakat farklıydı.
Teni kireç kaplı gibiydi; çatlakları olan bir duvara benziyordu. Göz bebeklerinin yerinde ise mavi, parlak bir ışık vardı. Dişlerini göstererek bize baktığında onu incelemeyi bıraktım.
Bana doğru elini açarak bilmediğim dile bir şeyler söylediğinde karnımın ortasında bir ağrı baş gösterdi. Laura’nın da arkamda öğürdüğünü işittim. Kusmamak için dirensem de midem ağzıma öyle hızlı gelmişti ki akşamüzeri yediğim tüm donutları kustum. Ardından beni geriye doğru savurdu ve tam Laura’nın üzerine düştüm.
Laura tam düşmeden önce bıçaklarından birini cadıya savursa da isabet ettirememişti. Altında homurtulu sesler çıkarırken, “Yanımıza birkaç kişi daha mı alsaydık?” diyerek sordu.
Cadı çoktan kaybolmuş, ikimizi orada enkaz halinde bırakmıştı.
“Kusmayı ben de beklemiyordum,” dedim elimle ağzımı silerken. Suratım ekşimişti. “Yine de,” derken ayağa kalktım ve boynumu iki yana kırarak kendime gelmeye çalıştım, “Sinirlerimi daha da kabartması iyi geldi.”
Ağır adımlarla yürürken Laura’da ayaklanıp peşime takıldı. Harabe ev çok büyüktü; zamanında Salem’in zenginlerinden birinin yaşadığı belliydi. Alt katta ilerlerken yılların değil, yaşanmışlıkların sessizliği bize karşılamıştı. Kasabanın en ücra noktalarından birine zemin atılmıştı. Örümcek ağları kaplanmış duvar köşelerine bakarken gözlerimi kıstım. Karanlık olduğu için Avcı içgüdülerimi daha çok aktifleştirmem gerekiyordu. Bir zamanlar görkemli olduğu belli olan sütunlar, şimdi isli ve yaralıydı; Celtic cadılarının yazdığı belli olan mühürler ve semboller vardı.
Ve o anda, sütunların ardından başka bir cadı belirdi. Farkı saçlarından anlamıştım; sarıydı ve yine sıkı bir topuz yapılmıştı. Yüzü ise diğeri gibi bastığımız zemin kadar çatlaklarla doluydu.
Laura hızla bıçağını fırlattı ama cadı elini açtığında silah ona çarpmadan yere düştü. Dişlerimi bileyerek hızla ona doğru koştum ve neredeyse ulaşacaktım… Fakat ben koştukça yol sanki daha çok uzuyordu. Bir labirentte kaybolmuş gibi hissederken nasıl bir güçle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlamıştım; lanet olası kaltak, karar alma yetimi bulanıklaştırmıştı.
Rosanna’nın kitabında yazdıklarına göre; Celtic cadıları kara büyülerin yıkıcılığına sığınmak yerine bambaşka büyüler kullanıyorlardı. Direkt zihne sızan büyüler.
Laura’nın başka bir cadıya saldırdığını duyabiliyordum, hırıltıları kulaklarımda yankılanıyordu. Dizlerimin üzerine düştüğümde avuçlarım zeminle yaslandı. Gözlerim yere kilitlenirken sığlaşan nefesimi düzenlemeye çalıştım.
Eğer ona ben ulaşamıyorsam, gücüm ulaşırdı.
Yanan gözlerimin yankısı, yerde oluşan kızıl parıltıda belirdi. Dişlerimi sıkarak yumruğumu yere vurduğumda zemin sarsıldı, betonlar çatırdayarak ince bir çizgi halinde birbirlerinden ayrılmaya başladı. Elimi bir kere daha vurdum ve bu sefer yarık büyüdü; ayağı çukura düşen cadı, olduğu yerde tökezlediğinde dikkati dağılmıştı. Üzerimdeki büyüsünün etkisini yitirdiğini fark edip yavaş yavaş doğruldum.
Elimi kaldırmama, bilinmeyen dillerle büyüler mırıldanmaya hiç lüzum yoktu. Dizginlemeyi bıraktığım Asteria devreye girdi ve ölümcül bir hayvana ait ilkel bir tınıyla hırladım.
Cadının gözlerinin hafifçe aralandığını ve geri geri yürümeye başladığını görüyordum. İçin için yandığı, tiz çığlıklarıyla daha çok belli oluyordu. Onun ruhunu avucumun içine aldım; cehennem ateşini dünya üzerinde yaşattım ve çatlayan teninden yükselen dumanı izlerken zevk aldım.
Odada başka cadıları hissettiğimde hiç gerek olmasa da refleks olarak bir elimi kaldırdım ve cadı merdivenlerden tam aşağı kata inemeden donakaldı. Ayaklarını yerden kestim; vücudu yukarı doğru süzülürken ellerini boğazına götürdü.
Diğer cadı artık tamamen alev almıştı. Çığlıklar atıyor, yere düşen vücudu çaresizce debeleniyordu. Sonunda külleri havaya savrulduğunda, havalanan cadının da vücudu resmen patladı ve organları merdivene dağıldı.
Hiç hız kesmeden Laura’yı yerde kıvranır bir hale sokan cadıya keskin bir açıyla döndüm ve onu duvara savurdum. Laura, nefes nefese toparlanıp kısa sürede botundan çıkardığı bıçağı sırtı duvara çarpmış olan cadıya fırlattı. Bıçak alnına saplanırken cadının bedeni boş bir çuval gibi yere yığılmıştı.
Yukarıdan gelen ayak seslerini işittiğimde şeytani bir kıvrım dudaklarımda belirdi. Hiç hız kaybetmeden üst kata çıkan dar merdivenleri tırmanmaya başladım; basamaklar ahşaptı ve her adımımda geçmişten gelen bir uyarı gibi ses çıkarıyordu.
Üst katta hava sanki daha soğuktu.
Uzun koridorlar boyunca kapıları yarı açık odalar vardı. Adeta topuklarımı yere sürüyerek ve varlığımı belli ederek ilerlerken bir başka cadıyı işittim ama göremedim. Tam önümdeki odalardan birindeydi.
Kendini göstermese de ona doğru ilerlerken büyüsünün beni bulduğunu hissedebiliyordum. Çığlığını duydum; o esnada o ses kafamın içinde bir şeyleri titreştirdi. Cadının büyüsü üzerime çöktüğü anda, dünya yerinden kaydı. Duvarlar nefes alıyormuş gibi daraldı, zemin ayağımın altından çekildi.
Yüzüm buruşurken avucumu şakağıma bastırdım.
Bulanıklaşan zihnimi kontrol altına almaya çalışırken tökezlemeye başlamıştım. Duvardan tutunarak sabit kalmaya çalışırken koridorun sonunda beliren küçük bir figür dikkatimi çekti.
Celticlerin kaçırdığı çocuklardan biri olup olmadığını düşünürken donakaldım. Figür yavaşça bana yaklaşmaya başladı ve gördüğüm şeyi algıladığımda şaşkına dönerek gözlerimi kırpıştırdım. Nefesim boğazımda sanki taş kesilmişti.
Neredeyse geriye doğru bir adım atacakken duraksadım. Gördüğüm şey gerçek değildi, hayır, olamazdı.
Ama acı öyleydi.
Kulaklarımda eski sözler çınlamaya başlarken sessiz çığlıklarım içimde patladı. Göğsüm sıkıştığı için vücudum öne eğildi, kendime hâkim olamadan ön dizim kırıldı ve yere çöktüm. Küçük figür çoktan bana iyice yaklaşmış, karşıma dikilmişti. Varlığı, içinde bulunduğum dünyanın korkunçluğunu tekrar törpülüyordu. Geçti sandığım hiçbir şey, geçmemişti.
Ela gözlerinin kurt formuna dönüşürken altınlar gibi ışıldamasına aşinaydım. Şimdi de aynı altın ışıkla parlıyordu. Kumral saçları, çocukluğunda olduğu gibi dağınıktı. Dudakları, uzun yılları önce bana ihanet ettiğinde gördüğüm o duygusuz hareketlerle kıpırdadı.
“Ben Jaden değilim.”
On bir yaşımda yaşadığım trajediden sonra ağlamak benim için hiçbir zaman kolay olmamıştı. Her şey son bulsa da bu özelliğim değişmemişti, yaşadığım acıların bende bıraktığı etkilerden en belirgini buydu.
Yine de gözümden rahatlıkla süzülen bir damlayı hissediyordum.
Görüntüler üst üste geldi. Her nefes bir bıçak gibi içimi yırttı. İhanete açılan kapılar, yıkılan bedenler, adımı fısıldayan karanlık yüzler… Dizlerim titredi ama düşmedim; çünkü bu acı irademi kırmak için gönderilse de artık bambaşka hatıralara da sahiptim. İhanetin getirdiği pişmanlık ve aşka sarınmıştım.
Dişlerimi sıktım, zihnim tek bir noktaya kilitlendi.
Jay Sullivan, daima beni koruyan ve aşkıyla hayatta kalkmamı sağlayan yegâne kişiydi.
Elimi yavaşça kaldırıp Jaden’ın yüzüne uzattım. Fakat dokunduğum bir ten olmadı, elim sadece boşluğa ulaştı. Gördüğüm bir sandıran fazlası değildi.
Jaden’ı affediyordum.
Jay’i seviyordum.
Acı geri çekildiğinde, içimde başka bir şey yükseldi. Ayak seslerini işittiğim her bir fareyi yakalayacaktım. Elimin tersiyle yanağımdan akan gözyaşını silerken doğruldum. Jaden’ın hayaleti beni izlerken usulca yanından geçtim. Zihnimde yankılanan düşmanlarımın geçmiş fısıltıları bana güç kazandıran bir müzikmiş gibi zihnimde şakıdı. Attığım her adımda cadının büyüsü dağıldı, kurduğu illüzyon çatırdayarak söndü.
Odaya girdiğim an, çenemi hafifçe yukarı kaldırarak onun vücudunu daha görmeden havalandırdım. Yüzü, beni görünce dehşete kapılmıştı.
Boynumu sağa doğru eğdiğimde onun da boynu sağa doğru büküldü. Çıkan çatırtı, kırılan kemiklerinden geliyordu. Laura’nın koridordan geçerken bana kısa bir bakış attığını görecek kadar o tarafa bakabildim. Havada boynu kırılan cadıya da bir saniye göz atıp ilerlemeye başladı.
O bir odaya daldığında ben de cadının ölü bedenini serbest bıraktım ve hızla odadan çıktım. Laura’nın koridorda kurda dönüştüğünü gördüğümde başımı iki yana sallayarak güldüm.
Dorchalar yok olduğundan beri daha çok kurda dönüşür olmuştu. Onları kurt formlarıyla hâkimiyet altına alan tür yok olmuştu, artık bu halde savaşmak tamamen zevk içindi.
Dört tane cadının varlığını işittiğimiz odaya daldığımızda beyaz kurt birini parçalamak için üzerine atıldı. Ben de büyü yapmaya yeltenen iki tanesini taş kestim; bedenlerini oradan oraya çarptım ve son kalan duvara yapıştığında yanına ilerledim. Ben çenesini kavrarken kindar gözlerle yüzüme bakıyordu. Teni, gerçekten bir sıvadan oluşuyor gibiydi; pürüzlü ve nemli.
“Sen O’sun…” derken gözleri buzdan bir kıvılcım gibiydi.
“Dione’un kurbanı. Şu gözlerine bak. Kendini bizden farklı mı sanıyorsun?”
Başımı yana eğerek ona baktım. “Hayır, sanmıyorum.” Dilimi dudaklarımda dolaştırdıktan sonra sivrilen köpek dişlerimi gösterip gülümsedim. “Canını alırken ölesiye zevk alacağım. Kanın akarsa susuzluğum dinecek. Küle dönene kadar alev alırsan, ısınacağım. Hangi yöntemi kullanacağıma henüz karar vermedim. Önce sormak istediğim bir soru var.”
Cadı, dişlerini bileyerek bana bakarken ona biraz daha yaklaştım.
“Lideriniz kim?”
Bir kahkaha attı. Duvarlar onun kahkahasıyla neşe bulmuştu sanki.
Bu lanet evi gitmeden önce yakmaya ant içtim.
“Dorchaları yok etsen bile bizimle baş edemezsin, çocuk. Bizler onlara benzemeyiz.”
Söyledikleri istifimi bozmadı, sadece hafifçe dudaklarımı bükerek ona baktım. “Zaten bir cevap alacağımı tahmin etmiyorum.” Gözlerimdeki alev harlanırken boşta kalan avucumu açıp yukarı kaldırdım. Yavaş yavaş tenimden süzülen ateş, uzayıp alevden ip oluşturdu ve cadının boğazına dolanmaya başladı. Çenesindeki elimi çekip geriye doğru bir adım atarken yanıma gelen beyaz kurtla beraber cadıya baktım.
“Dorchalar ya da siz…” dedim, sözlerimin çatlak teninden sızmasını sağlarken, “ölümün soğuk nefesini benim karşımda hissedeceksiniz.”
Alevden ip cadıyı boğup aynı zamanda vücudunun alev almasını sağlarken Laura’yla bakıştım. Alevler onun kurt gözlerine de yansıyordu.
Cadının ölü bedenini kor halinde yere bırakırken ağır adımlarla dönüp odadan çıktım. Laura koridorda tekrar insan formuna girdi ve yanımda yürümeye başladı.
“Bu kaltakların güçleri hiç iç açıcı değil,” dedi bitkin bir sesle. “Çoğalırlarsa işimiz zorlaşacak. Geçmiş acılarımı gözlerimin önüne getirdi.”
Merdivenlerden inerken ona yan bir bakış attım. “Ne gördün?”
Laura kapıdan çıkmadan önce omuz silkeledi. “Malcolm’ın yola koyduğu kaplumbağam Michalengelo’yu. Defalarca gözlerimin önünde onu bir araba ezdi.”
Kaşlarım havaya kalkarken, “Laura, onu Malcolm koymamış olabilir,” dedim. “Bırak artık şu kini.”
“Acısı hâlâ burada,” dedi Laura manikürlü tırnağını kalbine götürürken. “O piç ne kadar bunu kendisinin yapmadığını iddia etse de, güvenmiyorum.” Sonra tek kaşını kaldırdı. “Ondan haber alıyor musun?”
Dış kapıdan çıktığımızda yağmurun durduğunu fark ettim. “Hayır,” dedim kısaca. “Jay hayatımda olduğu sürece bunun mümkün olacağını sanmıyorum.” Eve dönüp son bir kere bakarken mırıldandım. “Yani sonsuza kadar.”
Jay'in olmadığı bir yaşam, benim için hiçbir zaman mümkün değildi.
Ev birden alev almaya başladığında Laura bir küfür savurdu. “Hey!” dedi, ellerini iki yana açarak hayretle. “Ölüleri saymaları için evi sağlam bırakmamız gerekiyordu.”
Laura’ya sırıtarak arkamı döndüm ve motoruma doğru ilerlemeye başladım. Harabe evin kirişleri yıkılırken sesler kulağa sanki acı dolu bir haykırış gibi geliyordu.
“Merak etme, Lau. Jay ve Kaleb, bizim kazandığımızı her şekilde kabul edecekler. Başka çareleri var mı?”
Laura, yanımda ilerlemeye başlarken güldü ve saçını savurdu. “Yine de kanıt bıraksak iyi olurdu.”
Sokağa çıktığımızda ikimiz de aynı anda duraksadık. Başımı yavaşça yukarıya kaldırıp dağılan kara bulutların ardında görünen aya baktım.
“İyi misin?”
Laura’nın sorusunu işitsem de cevap veremedim, sadece kısaca başımı salladım. Ay, yavaş yavaş kızıla boyanmaya başlamıştı.
Bugün 15 Nisan’dı.
Hepimiz için karanlık, uğursuz ve kötü bir gündü. Son savaşın gerçekleştiği ve birçok kayıp verilen gün. Yaşadığımız acılara sebep olan o gün.
Aynı zaman da benim doğum günüm.
Jay, bir önceki 15 Nisan’da beni bir odaya kapatmış, dışarı çıkmama asla izin vermemişti. Hâlâ o günün travmasını atlatabilmiş değildik. Lakin bugün, bilerek kasaba dışına çıkmıştım.
Tetrad’ın üzerimizdeki etkisinden kurtulmamız gerekiyordu. Bu günü daima cehennem azabıyla geçiremezdik. Lanet artık yoktu.
“Bu lanet olası aya bakarken o günün etkisine giriyorum,” dedi Laura. “Hafızamızdan silmemiz mümkün mü, bilmiyorum.”
Yürümeye başlarken, “Değil,” dedim, “Ama silmeden de yaşamayı öğrenmemiz gerek.” Kaskın birini ona uzatırken motora bindim. O da arkama binmek için hazırlandı.
“Gerçekten bu sene de doğum gününü kutlamayacak mısın?”
Laura’nın motora binerken sorduğu soruya başımı iki yana salladım. “Kutlama istemiyorum. Sakın bir parti planlama.”
Homurdanarak kaskı başına geçirdi ve kollarını belime doladı.
“Gidelim artık,” dedim motoru çalıştırırken. “Hiddenfield’da bizi bekleyen somurtkan ve sabırsız erkekler var.”
Ve hızla yola çıktık.
Yol boyunca geçmişi düşünmeden edemedim. Motorlardan korkan, karşısına çıkan tehlikeleri anlamlandıramayan, ürkmüş ve kafası karışık halimi. Ailemi kaybetmiştim, yalnız hissediyordum, hiç kimseye güvenmiyordum…
Şimdi ise hayatım bambaşka bir haldeydi.
Yeni bir ailem ve güvenebileceğim kişiler vardı…
Arkadaşlarım.
Aşkım.
Sadece bugün onu görememiştim ve şimdiden özlem kalbimi deşmeye başlamıştı. Motoru o kadar hızlı kullanıyordum ki bir an önce ona ulaşmak istiyordum. Neyse ki arkamdaki kişi de fazlasıyla cesur ve gözü karaydı. Arada bir kaskının önünü açıp neşe dolu çığlıklar atıyordu.
Laura Sullivan’ı seviyordum.
Kasabaya girdiğimizde Kaleb’la buluşacağını söyleyerek bir sokakta motordan indi. O sırada ben de telefonumu pantolonumun cebinden çıkarıp ekrana baktım.
Bay Mükemmel
-Neredesin, Belle? Biraz daha kasabada olmazsan, yerimde duramayacağım.
Ona mesaj yazarken gülümsemeden edemedim.
-Geldim. Sen neredesin?
Jay’den cevap gecikmedi.
Bay Mükemmel
-Kütüphaneye gel. Celticlerle ilgili bazı bilgiler buldum.
Cevap yazarken kaşlarım havalanmıştı.
-Sıradan bir kütüphanede, sıradan bir kitapta mı buldun bu bilgiyi?
Bay Mükkemmel
-Bazen sıradanlıkta, çok büyük şeyler saklı kalır.
Motoru çalıştırmadan önce başımı iki yana sallayarak gülümseyemeye devam ettim.
-Gün geçtikçe daha felsefi konuşur oldun, Bay Sullivan.
Kasabayı terk ettiğim için kızgın olan Başavcım’ı daha da bekletmemek adına kütüphaneye doğru yol aldım. Kısa sürede ulaştığımda, motorumdan inip kaskı da yerleştirdim.
İlerlerken birden adımlarım yavaşladı, kalbim tanıdık bir ritimle hızlanmıştı. Bedenim, zihnimden önce hatırlamıştı. Burası, kaçtığım bir yer değil, içimde taşıdığım anlardan biriydi.
Gözlerim kütüphanenin arka kapısındayken bir an için dizlerimin bağı çözüldü ama geri çekilmedim. Tam bu kapıdan çıktığımda bıçaklandığım anı anımsayan vücudum kasıldı, aynı acının sızısını sanki karnımda hissettim.
Kasabaya henüz yeni gelmişken, Jay’in baş döndürücü çekime karşı koyuyorken… Sıska bir avcı tarafından karnıma bıçak yemiştim. Bu daha sonrasında başıma gelecek olanların ön gösterimi bile değildi…
Kapıyı büyüyle açarak ilerledim; her adım, geçmişe atılan bir adımdı ama artık geri dönmek için değil, yüzleşmek içindi. Hava boğucu geldi, anılar sessizce omuzlarıma çöktü.
Gözlerim etrafta dolaşırken derin bir nefes verdim. Her ne kadar burada bıçaklansam da öncesinde güzel dakikalar da geçirmiştim. Klasik edebiyat ödevimiz için Odysseia destanını incelerken, Jay beni sorguluyor ve tanımaya uğraşıyordu. Yeni beni… Yıllar önce kaybettiği Annabelle’in nasıl birine dönüştüğünü keşfetmeye çalışıyordu.
Kitap raflarını tek tek geçerken ondan bir iz aradım. Onu görmeden hissettiğimde kalbimin içi ansızın hafifledi, beklenmedik bir dinginlik yayıldı içime. Bir sonraki rafların dizildiği küçük koridora adım attığımda, onu gördüm.
Jay Sullivan.
Bir omzunu rafa yaslamış, kollarını gövdesinde kavuşturmuştu.
İçerisi karanlık olsa da birbirimizi iyi görebiliyorduk. Başını yana yatırarak beni incelerken kalbimdeki hamster yine hızlı bir koşuya çıktı. Bu etki, asla son bulmayacaktı. Yaşadığımız acılar bizi zayıflatmamıştı, aksine bağlarımız sertleştirmiş; fırtınada kopmayan, ateşte yanmayan bir şeye dönüştürmüştü.
Ona doğru yavaş adımlar attım.
Kokusu hemen burnuma doldu, yaz esintisi rafların arasında dolaştı.
Kısa bir süre sessizce birbirimizi inceledik. Üzerine her zamanki gibi siyah bir pantolon, siyah bir tişört ve asker botları giymişti. Artık Dorchaları avlamıyor olsak da Av hiçbir zaman son bulmayacaktı ve o hâlâ bir Başavcı’ydı.
Parmaklarımı yumuşak tellerinde dolaştırmak hoşlandığım kumral saçlarının önünü yukarı doğru şekillendirmiş; ne dolgun ne de ince, bayıldığım kıvamdaki dudaklarını birbirine bastırmıştı. Kemer kılıfına sakladığı bıçakları kadar keskin bakışları yavaşça camdan atlarken yırtılan tişörtüme kaydı. Yaram kanamayı bırakacak kadar iyileşmişti ama izi bir süre kalacaktı; tenim onlar kadar çabuk iyileşmiyordu.
“Orada her şey yolunda gitti mi?”
Hâlâ karnıma bakarken dikkatli bakışları yüzüme tırmandı. Önceden olsa beni azarlar, tehlikeye atılmamamı öğütler ya da sorun çıkarırdı. Tetrad’dan sonra bu durum değişmişti; beni hâlâ korumaya çalışsa da gücüme güveniyor, serbest bırakıyor ve kendi kararlarımı verdiğimde karışmıyordu. Yine de onun huysuzluklarıyla uğraştığım zamanlar da olmuyor değildi.
“Pencereden içeri girerken oldu. Büyük bir şey değil.”
“Kaç tane?” diye sordu dudaklarında Marcus’un sosyo olarak adlandırdığı gülümsemesinin kıvrımları oynarken.
“Her şekilde seni yendiğimi kabul etmek zorundasın.”
Aynı kıvrım daha da belirginleşirken başını iki yana salladı. “Aksi mümkün mü?”
Dudaklarımı aralayarak hafifçe sırıttım. “Değil. Laura evi yaktığım için ölü sayısını ispat edemedi ama ben belirteyim de Kaleb’a ilet. Ben beş, o da iki.”
Jay, başını geriye yaslayarak iç geçirdi.
Daha çok sırıtmaya başladım. “Söyle.”
Başını tekrar eğerken bu sefer aleni şekilde somurtuyordu. “Kaleb bir… Ben de öyle.”
Ufak bir kahkaha attım. “Laura, sizinle ebediyen alay edecek.” Sonra bakışlarımı kısaca etrafta dolaştırarak tekrar ona döndüm, tek kaşım havaya kalkmıştı. “Neden buradayız? Beni burada rahatsız ettiğin günleri tekrar mı canlandırmak istedin?”
Gözleri kısıldı; hangi ifade de olursa olsun, her zaman o kadar derin bakardı ki bazen sadece gördüğü şeyin sadece yüzüm değil, duygularım da olduğunu hissediyordum. “Seni o zamanlarda rahatsız etmiyordum, Belle.” Başını yana yatırdı. “Sadece bana karşı koymaya çalışıyordun.”
“O zaman bile her şey planlıydı, değil mi? Beni buraya bilerek getirdin.”
Dudakları aralanırken dişleri göründü, neredeyse sırıtıyordu. “Seninle yalnız kalacağım her anı değerlendirdim.”
Gözlerimi devirdim ama neredeyse o günkü gibi utanmaya başlamıştım. “Kitaplar seni mutlu ediyor gibi görünüyor,” diyerek o günkü söylediği şeyi tekrarladım, onun sesini taklit etmek için boğuk konuşmaya çalışarak. “O zaman iyi ki buraya gelmişiz.”
Jay onu taklit ettiğimi görünce gülümsemesi genişledi.
Gözlerimi kıstım. “Bu sözünden sonra heyecanlandığımı anlayınca, çünkü senin bu sevgin işimize yarayacak gibi görünüyor, not için, diyerek beni yine bozmuştun.”
“O anlarda aşırı sevimli görünüyordun.”
Nefesimi üfler gibi verdiğimde yüzüme düşen bir tutam dalgalı saçım havalandı. “Pisliğin tekisin.”
“Bu sözlerinden sonra o zamanlar neler olduğunu da hatırlıyorsun, değil mi?”
Genelde ona böyle hakaret ettiğimde, kavgamız beni öpmesiyle ya da yakınlaşarak kafamı karıştırmasıyla sonlanıyordu. Heyecanımın ilk günkü gibi olması inanılmazdı ama onun karşısında hâlâ kıpır kıpır oluyordum. İster Annabelle olsun ister Asteria; hatta iç seslerim Anna ve Belle… Bölünen tüm kişiliklerimle artık bu adama âşık olduğumuz konusunda hemfikirdik.
“Kitabı evde de inceleyebilirdik. Buradan pek hoşlandığımı söyleyemem.”
Sonunda konuyu değişip yaşadığım trajik anı ima ettiğimde, Jay sırıtmayı bıraktı ve yüz ifademdeki huzursuz değişimi fark etti. Sonunda doğrularak kollarını çözdü ve bana doğru ağır bir adım attı. Gözleri benim yerde oturarak Odessia’yı incelediğim kısma kaydığında kalbim teklemişti.
Arkama dolaşıp ellerini belime yerleştirdiğinde çenesini de omzuma koydu. Dokunuşuyla kıvrılan vücudum iradem dışında çoktan ona yaslanmıştı. Yuvasına giren bir yırtıcı gibiydim. İkimiz de ışık aramıyorduk, gölgelerde birbirimizi bulmuştuk. Geçmişimiz izleri, artık ortak dilimizdi.
“Gerçekten bir kitap bulmadın, değil mi?” diye sordum usulca.
Gülümsediğini omzumda kıpırdanan çenesiyle hissettim.
“Hayır. Sadece seni buraya çekmem gerekiyordu.”
“Neden?”
Dudakları kulağıma sürtünürken fısıldadı.
“Tüm kötü anılarını silemesem de, yerlerine daha iyisini koyacağımı söylemiştim.”
Kollarını gövdeme biraz daha sıkı sararken cümleleri bedeniyle mühürlüyordu. Onun sözlerini tuttuğunu biliyordum, bunu yaşayarak öğrenmiştim. O benim karanlığımı yok etmeden düzenliyordu; acıyı yok etmiyor, ona hükmediyordu.
Gözlerimi kapatıp nefesimi onun nefesine bıraktım. İyileşmenin unutmak değil, hatırlarken bile güvende kalabilmek olduğunu fark ettim.
“Celtic cadıları, acılarımızdan illüzyon yaratabiliyor,” dedim kuru bir sesle. “Bugün… seni gördüm.”
Duraksadığını hatta nefesini tuttuğunu hissedebiliyordum. Vücudu kasıldı ama konuşurken sesini ifadesiz tutmayı başarabilmişti. “Ne gördün?”
Boğazımda atan nabzımı hissederken ona bunu söyleyip söylememeyi düşündüm ama artık birbirimizden hiçbir şey saklamıyorduk. Ne bir düşünceyi, ne de bir hissi. Her şey şeffaftı.
“Ben Jaden değilim.”
Sesim neredeyse fısıltıydı; bir anıyı çağırmaktan çok, onu yeniden kanatıyordu. Uzun yıllar bu anıyı unutarak yaşamıştım ama iki yıl önce her bir hatıra zihnime hücum etmiş, beni dehşet dolu yollara sürüklemişti.
Cümlem kütüphanenin havasını belirgin şekilde ağırlaştırırken Jay’in nefesinin bir anlığına kesildiğini hissettim, göğsü sırtıma daha ağır bastı. Kolları belimde kilitliydi ama parmakları istemsizce gevşedi. Sarılışı artık koruyucu değil, suçlu bir sığınma gibiydi.
Gözlerimi kapattım. On bir yaşında bana o sokakta ihanet ettiği gün olduğu gibi sözleri kulaklarımda çınlandı; kalbimin nasıl hızlanıp sonra boşluğa düştüğünü hatırladım. Omuzlarım titredi ama geri çekilmedim çünkü acının içinden geçip buraya gelmiştik.
“O anı tekrar yaşadım.”
O kadar uzun süre sessizlik içinde bekledik ki o esnada Jay alnını enseme yasladı. Başını eğdi, burnunu saçlarıma gömdü ve derin bir nefes çekti. Sarılışı tekrar sıkılaştı ama bu kez bastırmak için değil, tutunmak içindi.
“O günden beri seni böyle tutmayı hak etmek için yaşıyorum.”
Sonunda derin bir nefes verip beni kendine çevirdiğinde avuçlarım hemen yerini buldu, siyah tişörtünün sardığı göğsüne yaslandı. Vücudunu ne kadar keşfedersem keşfedeyim, aynı zevki almadan edemiyordum. Yüzüne baktığımda, karanlıkta kalan ela gözlerinin parlaklığını bile yakından görebiliyordum.
Hayatımda böylesine büyüleyici bir yüz daha görmediğime yemin edebilirdim.
“Affetmek unutmak değil, Belle. Sende bir iz bıraktığımın farkındayım.”
Alnını alnıma dayadığında hafifçe iç çektim.
“O anı değiştiremem, bunu söylemiştim,” derken nefes aldı, sanki sözler bile yük taşıyordu. “Fakat o andan sonra kim olduğumu seçebildim ve her seçim, sana doğru oldu.”
Parmakları yanağımı kavrarken nefesi yüzüme çarptı.
“Geleceği düşünüyorsak geçmişimizi yok saydığımız için değil.” Dudakları dudaklarıma ulaşmadan önce fısıldadı. “Onun içinden geçip hâlâ yan yana durabildiğimiz için.”
Sıcak dudakları benimkilere kapandığında öpüşme bir ihtiyaç gibi başladı. Etkisi azalmıyordu, arzum dinmiyordu. Öylesine içime işliyor, öylesine beni tutuşturuyordu ki… Her temasımız, yolunu bulan bir ateş gibiydi. Onun için daima yanmaya hazırdım.
Öpüşmemiz derinleşti, belimdeki elleri beni iyice kavrayıp bacaklarımı kendine dolamamı sağladı. Kollarımı da boynuna sarıp dudaklarımı araladım, dili benim dilimle güzel bir dansa tutulurken şehvetin esiri olmuştum. Soluklarımız birbirine karıştığı esnada Jay fısıldadı.
“Zaman bizi nereye götürürse götürsün, daima seni seçeceğim.”
Sözler bittiğinde beni daha da yakınına çekip göğsüne bastırdı. Bazı anlar, sanki bıraksa beni yeniden kaybedecekmiş gibi hissettiğini daha çok anlıyordum. Bu da onun yarasıydı.
Ellerimi onun boynuna doladığımda dudakları yanaklarımdan aşağı inerek boynumu buldu ve orada iki yıl önce, onun doğum gününde yaptığım kara büyüler sonucu beliren yılan derisini öptü. Kötülüğe gömüldüğüm ve ona düşman olduğum zamanların somut iziydi bu.
Zaman yumuşarken dünya sessizleşti. Sırtımı kütüphane rafına yasladığını, benim de ellerimin onun saçlarına karıştığını fark edebiliyordum ama bir yandan da kaybolmuştum.
O anda, o benden önce bir ses işitmiş olacak ki durdu.
Ben de onun duraksamasıyla kendime geldim ve adım seslerini işitmeye başladım. Yüzlerimizi geri çekip birbirimize baktığımızda görevlinin gelmiş olabileceğini düşünüyordum.
“Yine mi?” dedim kısık bir sesle.
Jay benim kadar donakalmadı, yüzünde şeytani bir sırıtış belirirken hareketlendi ve kucağında benimle birlikte yürümeye başladı. Hızla bizi daha öncede saklandığımız dolaba soktuğunda elimle onun omzuna vurdum. Kapıyı kapatıp bir parmağını dudaklarıma bastırdı.
“Aynı anı yaşadığımıza inanamıyorum.” Parmağına rağmen mırıldandığımda bana iyice yaklaştı.
“Bu sefer de seni öpmemi bekleyerek gözlerini kapatır mısın?”
Gözlerimi kıstım. “Beni öpmeni beklemiyordum.”
Sırıttığında karanlıkta diğerlerine göre biraz daha uzun olan köpek dişleri parladı. “Hâlâ inkâr ediyorsun, Belle. İtiraf etme zamanın geldi.”
Gözlerimi devirdim ama kalçalarıma yerleştirdiği ellerinden birini sıktı. “İstediğin kadar popomu avuçla, Sullivan. İtiraf etmeyeceğim.”
Ayak seslerinin sıklaştığını… Hatta birden fazla kişi olduğunu anladığımda duraksadım. Gözlerim kapalı dolap kapısına kaydı, aralıktan görevlinin fener ışığını görmeyi bekliyordum.
“Öyleyse benim bir süredir içimde tuttuğum şeyi itiraf etme zamanım geldi.”
Jay’in söylediği şeyi duyunca afallayarak ona baktım ama o çoktan kucağından benimle beraber dolaptan çıkmıştı. Ne yaptığını sorgulayarak kaşlarımı çattığımda beni çoktan yere bırakmış, karşıma geçmişti.
Birden kütüphanenin ışıkları yandı.
“Sürpriz!” diyerek bağıran her bir ses…
Gözlerimi kırpıştırarak görüşümü netleştirdim.
O sesler, arkadaşlarıma aitti.
Ağzım bir karış açık Jay’in arkasında duranlara baktığımda, Marcus ve Brandon birden öne atılarak konfeti patlattılar.
“Aptallar!” dedi Darla onları kollarından tutup geriye çekerek. “Bunun zamanı şu an değildi.”
Samantha, Alexis, Dean, Kaleb, Darla… Ve hatta Laura’da buradaydı.
Ona kaşlarımı kaldırarak baktığımda Lau omuz silkti. Alexis ve Sam, ellerini birleştirmişler, gözlerinden kalpler çıkararak beni izliyorlardı.
Jay’e odaklandım ve gözlerim yavaş yavaş büyümeye başladı. Tek dizini kırarak yere eğildiğinde aralık olan ağzım daha da açılmıştı.
Aman. Tanrım.
AMAN TANRIM.
AMAN TANRIM.
Cebinden çıkardığı bir kutuyu havaya kaldırdı.
“Ben…” dedi sonunda, sesi alçak ama kaçışı olmayan bir netlikle, “sana ışığı vaat edemem, Belle.” Dudaklarında silik, tehlikeli bir gülümseme belirdi. “Ama karanlıkta yolunu kaybetmemen için daima yanında duracağıma söz veriyorum. Her kötü anını, güzeliyle değiştireceğime… Benliğinde, vücudunda, ruhunda kalan her izi iyileştiremesem de daima seveceğime…”
Ela gözleri ışığın da etkisiyle daha da parlarken, bakışları kalbime aktı.
“Bu gün, dokuz yıl önce ilk ayrıldığımız gün…” Boğazını temizledi. “Bugün, o zamanlar da kayıp verdiğimiz gün.”
Babası beni on bir yaşındayken Tetrad’da kurban etmek için kaçırmış, o gün Jay beni kurtarırken bizi korumaya çalışan annesi ölmüştü.
“Kanlı ayın yıkımını hep beraber yaşadık.”
İki yıl önce ise tekrar kurban edilmem için beni kaçırdıkları Tetrad gününde, büyük savaş gerçeklemiş, çok kayıp vermiştik ve babası Jay’in ellerinde can vermişti.
“Biz birbirimiz kurtarmadık, birlikte hayatta kaldık. Ve ben, artık hayatımın tek bir anını bile sensiz geçiremem.”
Kalbim sadece ona ait bir ritimle atıyordu; derin ve coşkulu. İçimi dolduran şey bir güven değil, bundan daha güçlü bir histi; mutlak bir yakınlık. Yanında olmak, ait olmak…
“Bugün benim için her şeye rağmen kutlanması gereken bir gün… Çünkü sen doğdun.”
“Jay…” dedim ama devamını getiremedim, sesim titriyordu. Ne diyeceğimi bilemiyordum.
“İyi ki doğdun ve iyi ki beni buldun.” Derin bir nefes verdi. “Ve tüm bu sebeplerden… Bugünü, başka bir anıyla değiştireceğim.”
Gözlerine bakarken geçmişi tamamen unuttum, tek gördüğüm gelecek oldu. Gülümsediğimde, bu sefer gözümden akan damla acıdan değil ilk defa mutluluktandı.
Jay, dudaklarında kışkırtıcı bir kıvrım belirirken son cümlesini söyledi.
“Benimle evlen, Annabelle Jefferson,,” dedi ruhuma kadar ulaşıp varlığımı okşayan bir sesle. “Aydınlığa kaçmak için değil… Karanlığı birlikte yönetmek için.”
Saf bir heyecanla dolarken göğsümden yükselen aşk, sıcak ve güçlüydü; beni yukarı taşıyan, kanatlandıran bir his gibi. Ayaklarım da yerden kesilmişti sanki. Onun arkasına dizilen arkadaşlarımı göremiyor, sadece Jay’e odaklanabiliyordum.
İki yıl önce saklandığımız bu dolaptan çıktığımızda, bıçaklanmıştım ama şimdi… Bana o anı ve çok daha kötülerini unutacağım, çok daha büyük bir an vermişti. Tetrad lanetini, herkesin hafızasından silemese de güçsüzleştirip, yerine bu anı eklemişti.
Başımı aşağı yukarı sallarken bu sefer damlalar yanaklarımdan hızla akmaya başladılar. Ona doğru ilerleyip yüzük kutusunu uzattığı elini tutarak ayağa kalkmasını sağladım.
“İyi ki seni buldum, Jay.” Boy farkımızdan dolayı yüzümü yukarı kaldırmıştım, burunlarımız neredeyse birbirine değecekti. Sesim duygu yoğunluğundan kısık çıkıyordu. “Ve evet, seninle evlenirim.”
Alkış sesleri, ıslıklar bir tuhaf gibi arkamızdan koptu.
Jay’in kollarıma belime dolarken ayaklarımı neredeyse yerden kesmişti. Sonra beni indirip dudaklarıma derin bir öpücük kondurdu. Ardından geri çekildiğimde kızlar etrafımıza toplanmıştı, Jay o esnada bir elimi tutup çıkardığı yüzüğü parmağıma nazikçe taktı.
Herkes bizi alkışlarken parmağımdaki yüzüğü kaldırarak onlara ufak bir çığlık attım. Hepsinin yüzü gülüyordu, kızlar zıplayarak yanıma gelirken Jay’in arkasında kalan erkeklerin sesini duydum.
“Sonunda ondan kurtulduğum için çok mutluyum,” dedi Marcus bir yandan alkışlarken. “Bir aydır nasıl teklif edeceğini sorup duruyordu.”
“Gerçekten ahbap! Bir milyardere nasıl samimi bir teklif yapması gerektiğini öğretmek çok zordu,” diyerek ona karşılık verdi Brandon.
“Tüm o sözleri nasıl söyledi bu?” dedi Marcus. “Romantik aşk kitapları okumaya mı geldin buraya, Sullivan?”
Jay, hâlâ bana bakıyor olsa da dişlerinin arasından onları susturması için, “Dean,” diyerek uyarı verdi.
“Fikri siz vermediniz, kendi buldu,” dedi, Dean onlara tersleyerek. “Size kalsa bir yat kiralayıp okyanusun ortasında parti vermesi gerekiyordu.”
Marcus itiraz etti. “Ona, Anna’yla özel vakit geçirdiği bir yeri seçmesi gerektiğini ben söyledim! Hoş benim fikrim, iskeleydi. Tam o esnada, o lanet kafasından aşağı büyüyle bir dalgayı boca edemediğim için mutsuzum.”
Jay, hâlâ ona bakmamaya çabalarken dişlerini göstererek hırladı. “Kes sesini, sarı kafa iki.”
Ups.
İşte şimdi ortalık karışacaktı.
Marcus neredeyse kendi saçlarını yolacak gibi görünürken, “Saçlarım açık kumral, seni sosyopat herif! Hem ben onun ailesiyim, önce benden izin istemen gerekmiyor muydu?” diyerek bağırdı.
Jay sonunda dayanamayıp arkasını dönerek Marcus’a doğru elini savurdu ve onun kolunu pençeledi. Ufak sıyrıklardan sonra Marc dişileri aratmayacak bir çığlık attı. “Ben senin kadar çabuk iyileşemiyorum, sosyopat herif!” Kolundaki sıyrığı gösterirken bana baktı. “Anna, evlenme bununla! Hiçbir şey için geç değil, minik pandam.”
“Minik pandanı siktirme…” Jay söylediği şeyi fark edince birden sustu ve sabır dilenir gibi gözlerini kapatarak nefesini verdi.
“Ahha!” dedi Marcus parmağını ona uzatarak. “Sana küfür etti. Görüyorsun ya, gerçek yüzü bu işte. Kanma o Shekespeare tavırlarına!”
Jay Marcus’a doğru tekrar hareketlenince bu sefer kolunu yakalayıp onu durdurdum. Benim için en önemli iki erkek, gizli bir dostluk içindeydiler ama hâlâ anlaşamıyorlardı.
“Marcus, sus artık!” diyen Samantha çıldırmaya yüz tutmuş Marc’ın yanına geçti.
Hepsi birbirine söylenirken, kolundan tuttuğum Jay’i iyice kendime çektim. “Bana evlilik teklifi ettikten sonra küfür ettiğine inanamıyorum.”
Jay afallayarak ağzını açtı sonra geri kapattı, ellerini saçlarından geçirirken, “Sana değildi,” dedi Marcus’u işaret ederek. “Ama onun sana kullandığı sikik sevgi sözcüklerini duymaktan hoşlanmıyorum.”
Jay’in Marcus’u kıskanması, o beni kaybettiği yıllarda Marcus’un yanımda olmasındandı. Bu çocukça bir histi ama zaten çocukluğumuzdan gelen travmalarımızın etkisiydi. Her şekilde Jay’in kıskançlığının bir emsali daha yoktu.
Yine de bozulmuş gibi tek kaşımı kaldırdığımda bıkkın bir şekilde iç geçirdi. “Pislik herif, yine beni kışkırttı. Bu anı berbat ettim, değil …”
Cümlesini tamamlayamadan uzanıp dudaklarına küçük bir öpücük bıraktım. Geri çekilirken sırıtmaktan kendimi alamamıştım. “Bay Zorba olduğun zamanlar da dâhil… Her hâline aşığım.”
Alexis birden başıma beyaz, küçük çiçeklerle dolu bir taç taktı. “Ah, Tanrım, hemen yarın gelinlik seçmeye gitmeliyiz!” Kıpır kıpır yerinde duramıyordu.
“Hey!” diyerek itiraz ettim bir yandan tacı düzeltirken. “Henüz mezun olmadık! Farkında mısınız?” Söylediğim söz üzerine Jay, kaşlarını çattı. Benim de kaşlarım havalanmıştı. “Hemen yarın evlenmeyi düşünmüyordun, değil mi?”
Yüz ifadesinden tam da böyle düşündüğünü anladım.
Marcus ve Brandon kahkaha atmaya başladılar. Dean Jay’in omzuna destek olur gibi hafifçe vurdu.
“Belli ki çiftimiz bir süre nişanlı kalacak,” dedi Kaleb dudaklarının kenarı keyifle kıvrılırken. “Benden önce teklif etmekte diretirken bunu düşünemedin, değil mi?”
Laura iç çekerek ellerini dudaklarına kapattı. Kızaran yanaklarından utandığı belli oluyordu ve bu dünya üzerinde çok sık gerçekleşmezdi.
Alexis gözlerini kısarak Dean’e baktığında, duvar suratlı Dean birden sırtını dikleştirdi. Boğazını temizlerken eli gergin bir şekilde ensesine gitmişti.
Darla, sırıtarak ikizinin yanına ilerleyip kolunu omzuna attı. “Hedef artık sensin, Denny.”
Erkeklerin hepsi durgunlaşırken bu sefer sıranın onlara geldiğini anlamışlardı. Marcus ve Brandon elektrik dolu havada ilk cızırdayanlar oldu.
“Hadi, gençler! Gidelim buradan!” dedi Marc.
Brandon da ekledi. “Tarihin tozlu sayfalarını kapatmak için bugüne parti dolu yeni bir sayfa eklememiz gerekiyor!”
“Gelin kızlar,” dedi Darla Sam ve Alexis’in omuzlarına kollarını dolarken. “Bu aptallarla evlenmek yerine, hayatın tadını çıkarmaya devam etmeliyiz.”
Kızlar, erkeklere ters yaparak kütüphaneden çıkarken Jay’le arkada kalmıştık. Elimi kaldırıp devasa tek taşla süslü olan yüzüğe baktım.
“Gerçekten bir aydır bana nasıl teklif edeceğini mi düşünüyordun?”
Jay’in sinsice ilerleyen bir ateş gibi yanıma sokuldu ve yine sıcaktan kavrulmamı sağladı.
“Sarı kafa iki ve geri kafalı Rodgers’ı dinlemediğim için mutlu musun?”
Gülerken omuzlarım sarsıldı. “Kesinlikle mutluyum. Okyanusun ortasındaki bir yat ne kadar cazip görünse de, burada bunu yapman benim çok daha değerli.”
Arkadaşlarımızın arkasından ilerlemek için hareketlendiğimde direkt parmaklarını benimkilerinin arasına geçirip elimi tuttu. Kütüphanede yürümeye başladığımızda içim durmaksızın akan bir nehir gibi mutlulukla doluyordu.
“Mezuniyeti beklemek konusunda emin misin?”
“Evet, Jay. Sadece iki ay var, biraz daha sabredebilirsin.”
İstediğinde kalplere dehşet yayan, Başavcı, somurtkan bir çocuk gibi surat astığında sırıttım.
“Sen ne istiyorsan, o olur, Belle,” dedi Jay tam bıçaklandığım kapıdan çıktığımızda.
Temiz hava, bizi kutlar gibi saçlarımızı uçuşturdu ve artık yuvam olan Hiddenfield’ın kokusunu yaydı. Duraksayıp birbirimize yan bir bakış attık ve Jay bileğimi tutup dudaklarını usulca yüzük takılı elime dokundurdu.
“Lider sensin.”
***
Haziran ayının ılık esintiler yaydığı akşam vaktinde, okul bahçesine motorumu park ettim. Darla’nın motoru da tam yanımda durdu ve ikimiz de inerek kasklarımızı çıkardık.
Laura’nın Siyah İnci’si de birkaç dakika sonra yanımıza geldi; açılan kapıların sürücü koltuğundan inen Laura sarı saçlarını savurdu, yolcu koltuğuna oturmaya zorla ikna ettiği belli olan Kaleb da onunla beraber inmişti.
Darla’nın motorunun yanına Dean’de kendisininkini park ettiğinde Alexis arkasından inerek kaskı çıkardı ve çiçekli elbisesini düzeltti.
Marcus’un kamyoneti Hulk da park yerine giriş yaptığını, açık pencerelerinden gürültü yayan son sez şarkıdan da anlamıştım.
The Score’un Unstoppable şarkısı çalıyordu.
Brandon yolcu koltuğundaki camdan dışarı çıkmış, kamyonetin üzerine tutunarak coşkuyla bağırıyordu. Durduklarında arka koltuktan inen Sam ve Şarap Evi’nin kedisi olan kardeşi Nadia, son ses müzikten suratlarını buruşturuyorlardı.
Junior Jay olan Jimmy ve Junior Eden olan Karl’da motorlarıyla yanımızda durdular. Karl’ın arkasında Jimmy’nin ablası Elena vardı. Bu ikilinin sonunda Nadia için kapışmaya bırakmalarına seviniyordum; Şarap Evi’nin kedisi Jimmy’den fena halde hoşlanıyordu ve sonunda didişmeyi bırakıp bu sene birlikte olmaya başlamışlardı.
“Mezuniyet partisine hazır mıyız, gençler?” diyerek araçtan indiği an haykırdı Brandon.
Henüz aramızda mezun olmayanlar vardı; Laura, Elena, Naida, Jimmy ve Karl. Fakat onlar da en az bizim kadar heyecanlı görünüyorlardı.
Keplerimizi çoktan atmıştık ve hep beraber ilk işimiz Eily’nin kepini onun mezarına bırakmak olmuştu. Enerji ölçer arkadaşım, en büyük acılarımın tam ortasında duruyordu; onu düşünürken ne ağlayabiliyor ne de toparlanabiliyordum. Şimdi bile gözlerim bir anlığına boşluğa takılmıştı, sanki birazdan o da yanımıza gelecekmiş gibiydi.
Onun ölümünden kendimi sorumlu tutmaktan asla vazgeçmeyecektim fakat Samantha bile iki önce beni suçlamayı bırakmıştı. Jay’in doğum gününde sebep olduğum katliamdan önce onların güvende olmasını istemiştim; Eily’nin Greyson yüzünden malikânede kalacağını öngörememiştim. Suçluluğum beni nasıl tüketiyorsa, Grayson’ı daha fazla tükettiğine emindim.
Malcolm’la birlikte oda Crossfire’ı terk etmişti, nereye gittiğinden kimsenin haberi olmamıştı. Yine de geçen yıl, Eily’nin mezarında bulduğum kırmızı şakayık çiçeğini onun bıraktığını düşünüyordum. Çiçeğin anlamını araştırdığımda hem tutkuyu hem de kayıp; acıyla karışmış bir aşkı temsil ettiğini öğrenmiştim. Samantha bana Eily’nin ölmeden önce Greyson’a bakarak söylediği son sözleri anlatmıştı; rengini görüyorum, aşkın rengi, kırmızı…
Kalbimde büyük bir ağrıyla orada dikilirken kendimi ana odaklamaya zorladım. Bu akşam okuldaki gençlerin çılgınlar gibi eğleneceği büyük bir parti vardı. Kalabalık şimdiden fazlasıyla artmıştı.
Gözlerim, nişanlımı ararken Laura dudak büktü. “En son giriş yaparak etkiyi üzerinde toplamayı seven abim, birazdan burada olur.”
Gözlerimi devirirken güldüm. O sırada olduğumuz yere park eden Jeep’den inenleri görünce içten bir tebessüm dudaklarıma yayıldı.
Kasabanın bir diğer Başavcısı, Jay’in hâlâ ezeli rakibi olarak gördüğü Eden Kingswell araçtan indiğinde sarı saçlarını düzeltti. Yolcu koltuğundan inen Praesidium cadısı Mara’yı gördüğümde daha da gülümsedim. Her ne kadar arkadaş olduklarını iddia etseler de içimden bir his başka şeyler söylüyordu. Eden’ın mutluluğu hak ettiğini biliyordum ve Mara’nın bunu ona vereceğini umuyordum.
Deri ceketini düzeltip bize doğru ilerlerken gözleri bana takıldı ve dolgun dudakları kıvrıldı. İki ay önce parmağımdaki nişan yüzüğünü görmüştü; bunun onu etkileyip etkilemediğini anlamak için yüzünü uzun uzun inceledim ama bir belirti göstermedi. Sadece benim için mutlu olduğunu söyledi.
Aslında yıllar önce geri çekilmişti ve endişe etmem yersizdi belki ama onu fazlasıyla önemsiyordum; benimle ilgilenmiş, beni sayısız kere kurtarmış ve nazik bir sevgiyle yaklaşmıştı. Arkadaşım olarak kalmasını istediğim en önemli kişilerdendi. Jay’le geçmişimi öğrendiğinde daha fazla ileri gidemeyeceğini anlamış olmalıydı, yine de bu iki Başavcı’nın başka konularda da rekabete devam etmesine engel olmadı.
Onlar da geldiğinde ekip toplanmıştı ama asıl beklediğim kişi hâlâ gelmiş değildi.
“Nerede bu pislik?” Homurdandığımda Laura parmağıyla herkesin çoktan dikkatini çeken Bugatti’yi gösterdi.
“Söylemiştim.”
Siyah Bugatti ileride durdu ve açılan kapısından ağır çekimli bir film sahnesini andırarak Jay Sullivan indi. Yanından geçen kızlar kıkırdadı, birbirlerini dürttü ve Bay Mükemmel maalesef ki yine dikkatleri üzerine çekti.
“Bunun yakışıklılığı fazla abartılıyor,” dedi Marcus elini dalgalı saçlarından geçirirken. Yıllar önce saçlarını kazıttığından beri bir daha asla kısaltmamıştı. Rengine takıntılı olmasının sebebini bildiğim için kalbim hâlâ kırılıyordu ama tutamlarının altın ışıltılarını seviyordum; kötü kız kardeşinin yerine bana aynı zamanda annemi de hatırlatıyordu.
Jay bize doğru yürürken omuzlarını dikleştirdi, bu hareketiyle deri ceketi bile gerinmişti. Yakışıklılığı abartılmıyor, Marcus. Bu saf gerçek.
Yanımıza gelip kolunu benim omzuma attı. Okuldaki herkes çift olduğumuzu biliyordu ama yine de bizi her gördüklerinde incelemeden geçmiyorlardı. Avcıların yeni kadın Lideri ve Başavcı’sının aşkı maalesef ki türler arasında meşhur olmuştu, insanlarsa sadece meraktan izliyordu.
Elimi onun gövdesine koydum, yüzüğümün parıltısı istemsizce sırıtmama neden oluyordu. Hep beraber eğlence alanına yürümeye başladığımızda birliğimizden gelen güç ve mutlulukla sımsıcak oldum.
Marcus ve Brandon’ın arabada açtıkları şarkı gibi; biz gerçekten durdurulamazdık.
Futbol sahasına yaktıkları ateş varillerinin etrafında kırmızı bardaklı içki şişeleri havada uçuşuyordu. Hiddenfield Lisesi mezunları, coşkulu ve enerjikti. Bir süre dans ettik, kızlarla birbirimize sarıldık ve haykırarak gökyüzüne baktık.
“Evet, beyler, son bir maça hazır mısınız?” dedi Brandon haykırarak.
Erkekler Amerikan Futbolu oynamak için hareketlenirken biz de yerlerimizi almıştık. Kıyafetlerini giymemişlerdi fakat buna zaten gerek de yoktu; hepsi avcıydı ve gelen darbeleri engellemek için koruma kıyafetlerine ihtiyaçları yoktu.
İlkel bir vahşilikle iki takıma ayrıldılar; Jay, Dean, Kaleb ve Jimmy bir takımdaydı. Eden’ın takımında Marcus, Brandon Jimmy ve Karl vardı.
Marcus Eden’ın omzuna vurdu. “Sarı kafaların bu sosyopata neler yapabileceğini gösterelim ahbap.”
Jay gözlerini kısarken dişlerini biledi. “Dikkat et de o sarı kafalarınız kopmasın.”
“Boş laflar bunlar,” diyerek yerini alan Dean’e karşısına geçen Brandon ona sırıttı.
“Uzlaşma sağladığımız kayınbirader yasaları bugün için geçerli değil, Walker. Gardını al.”
“Tanrım,” diyerek sızlandı Darla. “Bu erkekler hiç değişmeyecek mi? Ana sınıfında nasılsalar, şimdi de öyleler!”
Darla onların anasınıfındaki hallerini anlattığında da epey gülmüştüm. Fakat maç birden başladığında ilkel bir vahşilikle birbirlerine saldırmalarını gördük ve tüm kızlar iç çekti.
“Oyun oynadıklarına emin miyiz?” diye sordu Samantha.
“Tanrım, tekme kullanmak yasak sanıyordum fakat Dean Brandon’ın kafasına tekme attı.”
Marcus bir anda sahanın diğer ucunda elinde topla belirdiğinde onun zamanı durdurma büyüsünü kullandığını anlayan Avcılar hile yaptığı için daha fena bir kavgaya tutuştu.
Mara, narin ellerini ağzına kapatarak iç çekti. “Jay, Eden’a pençe attı!”
Gözlerimizi devirerek hepimiz kavgaya koştuk ve erkeklerimizi çekiştirerek birbirlerinden ayırdık.
“Kavga etmeden duramıyorsun, değil mi?” dedim Jay’i sahadan sürüklerken.
Sanki yaşananlar onu daha da canlandırmış gibiydi, gözleri ışıldıyordu. Yarım ağız sırıtırken birden kollarını belime dolayarak bana sarıldı. Onu azarlarken gibi bakarken dağılan kumral saçlarını düzelttim.
“Kavga ettiğin için bu kadar neşeli olamazsın.”
Sırıtırken dişleri göründü. “Neşeli olma nedenim kavga değil, yarın.”
Dudaklarımı bükerken güler gibi nefesimi verdim. “Sana mezuniyeti bekle derken, ertesi gün düğün yapalım demek istememiştim.”
Jay bana doğru eğildiğinde sıcak nefesi dudaklarıma esti.
“Kız arkadaşım, sevgilim, Lider’im olsan bile… Eşim olmadan geçirdiğin tek bir güne daha katlanamam.”
Ve Jay, dediğini yaptı.
Eşi olmadan tek bir gün daha geçirmeme izin vermedi. Mezuniyet partimizin ertesi günü iskelede gerçekleşen küçük bir kutlamayla evlendik. Lider olduğum için eyalet Avcıları, çaylaklar ve daha birçoğu katılmak istemişti fakat biz formalite düğünü daha sonraya bırakıp ilk yeminlerimizi arkadaşlarımızın önünde ettik.
Laura’nın kabarık bir gelinlik giymem için bana ettiği ısrarlar sonucu onu Avcıların olacağı kutlamada giyeceğime söz verip daha sade bir gelinlik giymiştim. Gösterişten çok zarafetle var olmak istiyordum. Korse üst kalp şeklinde göğüslerimi kapatıyor, son zamanlarda düğün stresinde olduğum için biraz daha zayıflamıştım ve bel kısmı tam olması gerektiği yerde toplanıyordu. Aşağı doğru açılan etek fazla kabarmadan, sessizce akıyordu. Sırt dekoltesi derindi, Jay’in parmakları ara sıra tenimde dolaşıyordu ve heyecanımı daha da arttırıyordu.
Jay, asla ama asla tedirginliğini, heyecanını göstermeyen o adam, bugün heyecanını yüzüne yansıtmadan edemiyordu. Üzerine beyaz bir kumaş gömlek ve siyah pantolon giymişti.
“Meraklı ve sakar.”
Jay kulağıma doğru eğilip fısıldayarak, Hiddenfield’a ilk geldiğimde karşılaştığımız ve bu iskelede ilk göze göze geldiğimiz anı ı hatırlattı. Parmak uçlarımda yükselip ben de onun kulağına fısıldadım.
“Ve göründüğü kadar güçlü değil.”
Geri çekildiğimde ikimiz de alınlarımızı yasladık, dudaklarımızda ikimizin sırlarını saklayan kıvrımlar vardı.
“Çok güzel görünüyorsun.”
Yanaklarıma ateş bastı, Laura’nın tenime boca ettiği allığa gerek bile yoktu.
“Beyazı sevdiğin için olabilir.”
Jay’in dudakları daha çok kıvrıldı. “Beyazın ihtişamını ilk sende gördüğüm için seviyorum, Belle.”
Alev alev yanan beyaz tüyleri olan bir kurt… Sen busun, demişti Hiddenfield’da ilk kurda dönüştüğümde. Çocukluğumuz da beni kurt halimle ilk gören oydu, geçmişimiz açığa çıktığında beyazı bu yüzden sevdiğini söylemişti.
Geri çekilip iki elimi tutarak elleri arasına aldı.
İskele hafifçe sallanıyordu; suyun ritmi, kalbimin atışıyla uyumlanmış gibiydi. Tahtaların arasından yükselen tuz kokusu ve rüzgârın arkamdan süzülen duvağı usulca kaldırışını hissediyordum. Marcus ve Brandon bir ses sistemi ayarlamışlardı ve o gün ela gözlerine ilk baktığımda kafamda çalan şarkıyı, bu sefer aynı gözlere bakarken yüksek sesle duyuyordum.
Marc Anthony’nin I Need You şarkısı eşliğinde ona bakarken sözcükler dudaklarımızda sıraya girmişti ama bakışlar çoktan konuşmaya başlamıştı; geçmişin yaraları, bekleyişler, affedişler… Hepsi üzerinde durduğumuz suya düzen ışıklar gibi dağılıp yerini berraklığa bıraktı.
“Yıllar önce seni kaybettim. Bekledim. Özledim. Sessizce pişman oldum. Ama bu seni kaybettiğimi kabullendiğim anlamına hiç gelmedi.”
Jay’in dudaklarından dökülürken kokusu gibi yaz esintisine karıştı. Sesi, iskeleyi biraz daha sağlamlaştırıyordu sanki. Bakışlarını kaçırmadı ama orada on üç yaşında Jay’in kırılganlığını gördüm. Okuluma Jaden olarak geldiğinde, okul bahçesinde ilk tanıştığım o çocuğu.
“Bugün burada, herkesin ve bu hayatın önünde sana yemin ediyorum; seni bir daha kaybetmeyeceğim. Sessizlikte de, fırtınada da seni seçeceğim.”
Dudaklarımda tatlı bir tebessüm varken ben de ona yeminimi fısıldadım. “Sen benim geçmişim değil, geleceğimsin. Seni bir daha asla bırakmayacağım.”
Dudaklarımız birbirini bulduğunda dalgalar yükseldi, rüzgâr çalan şarkının ezgisi gibi etrafımızda dolaştı ve iskelede bizi alkışlayan arkadaşlarımızın ıslıklarıyla alkışları yeminlerimizi taçlandırdı.
Ardından hiç beklemediğim bir anda Jay’in yüz ifadesinden yapacağı şeyi anladım ama çok geçti. Kollarını bacaklarımın arkasına sararak beni kucağına aldı, gelinliğimin duvağı ardımızda sürünürken iskeleden suya attı.
Suyun altında beni bırakmamıştı. Kollarımıla omuzlarını döverken aynı zamanda yüzeye çıkmak için çırpınıyordum.
Burnum havayla buluştuğunda derin bir soluk aldım ve benimle beraber yüzeye çıkan Jay kafasını sallayarak saçlarındaki suları silkeledi.
“Seni adi!” diyerek bağırdım kızgın olmaya çalışarak ama ağzım kulaklarıma varmıştı bile.
Jay sırıtarak bana yüzdü ve ellerini tekrar belime doladı. Gelinliğim ağır geldiği için ona tutundum.
İskeleden bize bakan arkadaşlarımız ıslık çalıyorlardı ama sonra küçük bir çığlık araya karıştı ve Alexis’in düğünüm için giydiği kırmızı elbisenin suya doğru uçtuğunu son anda gördün. Dean Jay’e sırıtarak Alexis’in arkasından suya balıklama atladı.
Marcus Samantha’yı kendisinden önce büyüyle suya atlamaya zorladıktan sonra kankasını bekledi; Darla’yı atmak için hamle yapan Brandon tekme yiyince, mecbur ikisi beraber takla atarak suya girdi.
Kaleb’ın kendisine baktığını gören Laura manikürlü tırnaklarını göstererek elini kaldırdı. “Saçlarımın ıslanmasından hoşlanmıyorum!”
Kaleb, omuzlarını düşürerek hedefinden vazgeçti ve yapacak bir şey yok der gibi kollarını gövdesinde bağladı.
Bir an sonra Marcus birden bağırdı. “Su da bir şey var! Ayağıma bir şey değdi!”
Kızlar çığlık çığlığa iskeleye yüzmeye çalışırken Jay’in kucağına iyice sindim ama o rahattı, ıslak dudaklarını şakaklarıma bastırarak bana sıcak bir öpücük bıraktı.
Marc kahkaha atmaya başladığında, sonradan yaptırdığımız merdivenlerden iskeleye çıkan Samantha elini savurarak Marc’ı suyun altına gömdü.
“Pislik bizi yine kandırdı!”
Marcus, suda boğulurken bu sefer herkes onu kurtarmaya çalışıyordu. Kahkaha seslerimiz havaya karıştı ve o gün, Hiddenfield’ın gün ışıkları gibi parladık.
İki Yıl sonra
Bugün 20 Aralık’tı.
Malikânedeki çalışma odamın penceresinden bahçeyi izlerken dört önce olanları düşünüyordum.
Dört yıl önce, bu tarihte, bu bahçede bir katliama neden olmuştum.
Barthram’ın Dorchaların girmemesi için koruma büyüleri yapan cadılarını aynı anda yere sermiş, karanlığı içeri buyur etmiştim. İntikam, nefret ve tarifi imkansız bir öfkeden oluşuyordum. Damalarımda akan kan, alevdendi. Ateşimin Sullivanları yakıp yok etmesini istemiştim.
Ve bunu Jay’in doğum gününde yapmıştım.
Dorchaların peşinden giderek onu terk etmiş, yıllar önceki gibi tekrar onu geride bırakmıştım.
Derin bir nefes alıp ağır adımlarla masanın ardındaki sandalyeye oturdum Ellerimi çenemin altına koyup dalgın dalgın masaya bakarken Timothy yanımda bir o yana bir bu yana kuyruk sallıyordu.
“Abigail’i özlüyorsun, değil mi?” dedim dudak bükerek. Manevi nemf annem, bir süreliğine bir psikoloji semineri için Boston’a gitmişti. “Merak etme, yakında burada olacak.”
Ben oyunbaz köpeğimle konuşurken Laura hararetle içeri girdi. İmitasyon olduğuna yemin ettiği kabarık, beyaz bir kürk giymişti zira onu gördüğümde bir Avcı’nın postunu yüzüp yüzmediğini sormuştum.
“Her şey tamam. Dean ve Kaleb Jay’i buraya getiriyor. Talim alanından çıkmamakta diretiyormuş ama bir şekilde ikna etmeyi başarmışlar.”
Çenemi ellerime daha çok yasladım. “Son dört yılı ona sürpriz bir doğum günü için partisi yapmandan korkarak geçiriyor.”
Laura ellerini iki yana açtı. “Ve biz de tam korktuğu şeyi yapıyoruz ama sorumlusu ben değilim, sensin!”
Ona yarım ağız gülümsedim. “Merak etme, tüm sorumluluğu üstleneceğim.”
Gözlerini devirip saçını savurdu. “Ah, bu arada, Eden dışarıda. Seni bekliyor,” dedi Laura odadan çıkmadan önce.
“İçeri gelmesini söyle.”
Birkaç dakika geçtikten sonra Eden Kingswell, kapıyı aralayıp içeri girdi. Timothy Jay’in korkusundan o varken Eden’a yaklaşmıyordu ama yalnız yakaladığı zamanları da değerlendirmeden geçmiyordu. Koşarak Eden’ın bacaklarına sürtündü, kuyruğunu salladı ve sevgi gösterisi yaptı.
Eden dolgun dudakları kıvrılırken bir süre onun başını okşadı. Sonra doğrulup masaya doğru ilerledi ve önümdeki koltuklardan sağda kalana oturdu.
Mutlak Lider olduğum için bana ara sıra gidişat hakkında bilgi veriyordu. Jay’den bilgi almak zordu, ne kadar Lider’i olduğumu söylese de bazı tehlikeleri bana bilerek söylemiyor, kendisi halletmeye çalışıyordu. Bu yüzden Eden’ı içten içe savaş generalim seçmiştim.
“Çaylakları zihinsel olarak eğitme konusu nasıl gidiyor?”
Eden soluğunu verirken canı sıkkın görünüyordu. “Dorchaların kara büyülerine karşı eğitirken daha kolaydı. Zihinsel olarak dikkatleri fazla dağınık, acılarını yönetmeyi beceremeyen ergenleri hizaya getirmek zor. Özellikle duygularını en yüksek seviyelerde yaşıyorlarken.”
Dudaklarımı büktüm. “Elbet öğrenecekler ama birkaç kayıp çocuk vakası daha işittim. Celticler tekrar ortaya çıkmaya başlıyor olabilirler, hazırlıklı olmalıyız.” Parmaklarımı çeneme vurdum. “Çaylakların eğitimleri devam etsin fakat sahaya sürülmesinler. Avı işini şimdilik sadece kıdemli Avcılarla ilerletelim.”
“Kıdemlilerle baş etmek daha zor. Dorchalar ortadan kalktığından beri avlanmayı lüzumsuz görüyorlar,” diyerek söylendi Eden.
Gözlerim kısılırken dişlerimi birbirine sürttüm. “Öyleyse onlarla ufak bir konuşma yapmam gerekecek.”
Kıdemli de olsalar, her biri benden korkuyordu. Tetrad lanetini bozduğuma şahit olanlar, diğerlerine hikâyeyi anlatmış; Barthram Sullivan’ı bile alt ettiğim için her biri bana mutlak yemin etmişti. Yine de genç bir kadını dinlemektense kendi bildiğini okuyanlar da oluyordu, bu yüzden ara sıra onlara güç gösterisi yapmam gerekiyordu. Alev alev yanan gözlerimle yaptığım konuşmalardan sonra hizaya geliyorlardı.
Barthram Sullivan gibi bir diktatör olmaya çalışmıyordum ama bazen… Eskiden onun oturduğu bu masada otururken… Onun nasıl bir yük taşıdığını daha iyi anlıyordum. Kadim bir türün Lider’i olmak ne kadar güçlü olursan ol, kolay değildi. Onun saptığı yollardan yürümeden, güçlü olmak için masumları kurban etmeye yeltenmeden ilerlesem de… Bana küstah bir ifadeyle bakan Avcılar’dan birkaçını acı verecek kadar yaktığımı inkâr edemezdim.
Jay olmasa, belki de onları kül olana kadar yakıp öldürmüş olurdum.
Öyle anlarda dokunuşu elimde hissediyor ve kendime geliyordum. Sanki karanlık bir odaya çekilirken kapı eşiğinde beni yakalıyor gibi…
“Mara’nın durumu nasıl? Son zamanlarda birkaç tane daha çaylak Praesidium bulduğunu duydum.”
Eden onaylar gibi başını salladı. “Evet, etrafta bir öğretmen edasıyla dolaşıyor.”
İstemsizce kıkırdadım. “Preasidiumlar artık saklanmak zorunda kalmadığı için mutluyum.”
“Her şey senin sayende,” dedi Eden.
Bu söz, omuzlarımdaki yükü hafifleten bir etkiye sahipti. Sadece Avcıların değil, diğer cadıların da Lider’iydim ve hepsine özgür bir yaşam sağlamaya çalışıyordum. Yüküm ağır ama güzel sonuçları görülmeye değerdi.
“Teşekkür ederim, Eden,” dedim sarışın Başavcı’ya bakarken. “Yanımda olduğun için.”
Eden’in okyanus mavisi gözleri benimkilere kilitlendi. Dudaklarında aşina olduğum hafif gülümsemesi belirirken ayağa kalktı ve bana saygıyla başını eğdi.
“Daima, Jefferson.”
Gülerek kaşlarımı kaldırdım. “Jay bana hâlâ böyle seslendiğini duymasın. Hiç kurt savaşı izleyecek enerjim yok.”
Eden, bakışları eski Lider’in odasında dolaşırken sırttı ama gözlerinde yansıyan hisleri biliyordum. Sullivanlara karşı hiçbir zaman sıcak olmayacaktı.
Bu soyadını almak benim için de zor olmuştu ama kabul etmemem Jay’i tarifi imkânsız bir şekilde kırardı. Ben de sevdiğim Sullivanları düşündüm; Jay Sullivan ve Laura Sullivan. Aynı zamanda yıllar önce kurtulmama neden olan Jane Sullivan.
Barthram’ın soyadını değil, onların soyadını almışım gibi hissediyordum. Yine de Jefferson isminden de vazgeçmedim, babamın bana bıraktığı son mirastı.
Böylece artık Annabelle Asteria Jefferson Sullivan’dım.
Evet, kabul ediyorum; kulağa komik ve uzun geliyordu.
“Ben gidiyorum,” dedi Eden saygı göstergesi olarak başını eğerek. “Kıdemli Avcılarla bir toplantı yapacağım.”
“Partiye kalmayacak mısın?”
Eden arkasını dönmeden önce sırıttı. “Sullivan’ın doğum gününde görmek isteyeceği en son kişi benim. Onu rahatsız etmek için kalırdım ama ben de onun doğumunu kutlamayı arzulamıyorum.”
Odadan çıktığında arkasından uzun uzun kapıya baktım. Ne kadar süre düşüncelere boğulup orada vakit geçirdim bilmiyorum ama herkesin hazır ve bahçede toplandığını duyunca ayağa kalkıp üzerimdeki siyah Av kıyafetlerimi düzenledim.
O gün burayı bir Dorcha olarak terk etmiştim, bugün ise bir Avcı olarak o bahçede bulunacaktım. Dalgalı koyu renk saçlarım omuzlarımı omuzlarımdan geriye atıp derin bir nefes alarak odadan çıktım.
Dış kapıdan çıkıp basamakların tepesinde durduğumda bahçede duran arkadaşlarım beni gördü. Marcus bana el salladığında ona avuçlarıma bıraktığım öpücüğü havalandırarak gönderdim.
Basamakları inerek onların yanına ilerledim. Marcus Laura’nın açık büfe olarak hazırladığı uzun masadan bir şeyleri çoktan ağzına tıkıştırmaya başlamıştı. Samantha ise Hiddenfield’a bugün, bu parti için gelmişti. İki yıldır Boston Üniversitesin’de Biyoloji okuyordu; insan vücudu, hücreler ve hastalıklar özellikle Spritius’u iyileştirmek olduğu için gittikçe daha çok dikkatini çekmişti.
Fakat onların cephesinde geçen yıl başka bir gelişme daha yaşanmıştı.
Marcus kendisinden uzaklaşacağını düşündüğü Samantha’yla evlenmek için tutturmuş, sonunda da başarmıştı. Düğünleri geçen yıl şarap evinde küçük bir kutlamayla gerçekleşti ve o andan itibaren Marcus’da onunla beraber Boston’da yaşamaya başlamıştı. İki yıl daha orada kalacaklardı fakat Marc sık sık kasabaya geliyordu.
Alexis’de Hiddenfield’da kalanlardandı, cadı güçlerini geliştirmek için yaptırdığım talim alanında genç cadılara yol gösteriyordu. Barthram döneminde baskılanan cadılar devri bitmiş, artık yeni bir dönem başlamıştı.
Burada olsa Marcus’la beraber yiyeceklere dalacağı kesin olan Brandon ise bugün burada değildi; Darla’yla birlikte Paris’e gitmişti. Evet, bu şehri neden seçtiğini hepimiz biliyorduk.
Darla’nın kendisinden daha çok evlenmek istemediğini fark eden Brandon, hırsa kapılmış, son bir yıldır iki kere Darla’ya evlenme teklifi etmişti ama karşılığı hep olumsuz oldu. Bu sefer şansını âşıklar şehrinde değerlendirecekti.
Çaylakların eğitmeni olan Laura ise Kaleb’la beraber talim alanında daha çok vakit geçirdiği için mutluydu. Aynı zamanda da manikürlü tırnaklarını çaylakların ensesine saplamaktan da hoşlanıyordu.
Juniorlar, Nadia ve Elena’da Hiddenfield Lisesin’de gerçekleşen bir partideydiler. Onları burada olmaları için zorlamamıştım, lise eğlencelerini kaçırmalarını istemiyordum.
Hepimiz kısa bir an duraksayıp birbirimize baktık.
Yıllar önce burada gerçekleşen olay hepimizde silinmeyecek bir izdi. Samantha, durgun gözlerle Eily’nin öldüğü noktaya bakarken neredeyse gözyaşımı tutamayacaktım. Marcus bunu fark edip hemen kolunu omzuna atarak ağzına bir parça turta sıkıştırdı.
“Boston’da ders çalışmaktan hiç beslenemiyorsun,” dedi homurdanarak. “Ayrıca bana da vakit ayıramıyorsun.”
Sam’in dikkatini başka yöne çektiği için ona minnettardım. Marcus böyleydi işte… Hayatı boyunca beni de böyle korumuş, kollamıştı.
“Dean’in motor sesini duyuyorum!” dedi Alexis birden.
Kulak kesildiğimde ona kaşlarımı kaldırarak baktım. “Avcı olan biz miyiz, sen mi?”
Malikâneden çıkıp basamakları inerek bize doğru ilerleyen adım seslerini duyunca gözlerimi kapatmak istedim. Henüz geleni fark etmeyen Alexis sırıttı.
“İşitme kapasitem Dean söz konusu olunca artıyor.”
“Ah, benim de öyle!”
Kelimeleri yayarak konuşan Travis’in sesini duyan Alexis’in başı keskin bir açıyla oraya çevrildi. Gözleri kocaman olurken parmağını Laura’ya doğrultmuştu. “Onu da çağırmış olamazsın!”
Travis, Boston’dan Samantha’yla birlikte gelmişti ama bu bilgiyi son ana kadar Alexis’den saklamıştık. Platin sarısına boyadığı saçlarını perma yapmış, dudaklarını da dolguyla şişirmişti. Sevimli bir ördeğe benziyordu.
“Ben de seni görmeye pek meraklı değildim, tatlım,” dedi elini savurarak. Sonra gözleri motorundan inip bize doğru ilerleyen Dean’e kaydı. “Ama bu gösteriyi izlemeyi de kaçıramazdım.”
“Vazgeçmeyeceksin, değil mi?” dedi Alexis onun saçlarına atılmak için hareketlenirken. Dean çıkacak kargaşayı anlayıp hızlanarak Alexis’i tam havada gövdesinden yakaladı. Sonra kendine çevirerek dudaklarına kocaman bir öpücük bıraktı.
Yanımızda her zaman ketum dururdu ama Travis’in önünde belli ki böyle bir anın yaşanması gerektiğini düşünmüştü. Neyse ki Alexis’in dikkati dağılırken ortam sakinleşmişti.
Travis öpüşen Dean ve Alexis’e surat buruştururken Laura onun kolunu dürttü.
Kısa süre sonra bu sefer ben aşina olduğum bir ses duydum.
Alexis’in söylediği kulağa komik gelse de, haklıydı. Avcı olmasam bile Jay’in Buggati’sinin sesini işitir, tanırdım.
Ağır kapılar açıldığında siyah araba içeri girdi ve kalabalıktan biraz ileride park edildi. Ondan önce yolcu koltuğundan Kaleb inmişti. Sürücü kapısına ilerleyip açarak onu kolundan tutarak çıkardı.
Jay gerçekten de buraya yaka paça getirilmiş görünüyordu.
Kaleb’a ters ters bakarak kolunu tutan elini ittirdikten sonra bize döndü. Gözleri kısa bir an grubun üzerinde dolaştıktan sonra beni buldu.
Son dört yıldır doğum günlerini küçük tahta kulübemizde geçirmek istemişti. Her ne kadar yansıtmamaya çalıştığında durgunlaşır, düşünceli görünürdü. Son iki yıldır ise kulübenin önündeki veranda da, Moss ve Arlow’un birleşiminden oluşan küçük ağaç ruhu, nemf kızları Drya’yı ve bir diğer favori nemf kızı Akila’yı severek geçiriyordu.
İki nemf türünün birleşimden ortaya ne çıkacağını ne onlar ne biz biliyorduk. Belki de hiçbir şey olmaz diye düşünürken, küçük nemfin ruhu oluşmuş, kızıl renkli yapraklara sahip olacak bir ağacın tohumu kulübemizin yanında büyümeye başlamıştı. Drya’nın saçları Arlow’unkiler gibi gümüş rengiydi ve bizim için bir sürpriz olarak Hamadryad olarak dünyaya gelse de, ismi bir Dryad olan Moss seçmişti.
Ağaca bir şey olduğunda, ruhları da ölüyordu. Bu yüzden Jay o ağacı canı pahasına korumaya ant içmişti. Etrafını bir duvarla örmeyi önerdiğinde Moss ve Arlow karşı çıkmıştı ama Jay bir gün bunu yapacak gibi görünüyordu.
Laura’nın planlamasıyla oluşan ışıklandırmalar birden yandı. Küçük küçük sarkan ışıkların altında beklerken hâlâ olduğu yerde duraksayan Jay’e bakıyordum. Kaleb ondan önce gelerek Laura’ya kollarını dolarken, saçlarına da bir öpücük bırakmayı ihmal etmemişti.
Jay sonunda derin bir nefes alarak bize doğru ilerlemeye başladı.
Herkes bir kenara çekilirken bize buluşmamız için yol açtılar. Sonunda tam karşımda dikildiğinde gözleri gözlerime kitlenmişti; her zamanki o vakur bakış, bu kez farkında olmadan bir huzursuzluk gölgesi taşıyordu.
Doğum günü kutlaması istemiyordu ama ona bambaşka bir sürpriz yapacaktım.
Birkaç adım daha atarak ona yaklaştım.
Kelimeleri dilimin ucunda tutarken parmaklarım titredi ama onları pantolonuma bastırarak sakladım. Küçük kalabalığımızın içindeydik ama o an dünya yine daralmış, yalnızca ikimize yer kalmıştı.
Titreyen parmaklarımı hiçe sayarak elimi havaya kaldırdım.
“Benimle dans et, Sullivan.”
Laura’ya söylediğim gibi tam o esnada, bahçeye yerleştirdiği ses siteminden Imagine Drangons’un Bad Liar şarkısı çalmaya başlamıştı.
Onunla doğum gününde dans ettiğimiz şarkı buydu. Bugün de başka bir dans gerçekleştirecektik.
Herkes sus pus bizi beklerken, Jay önce hareketlenmedi. Hep o benim duvarlarımı yıkmaya çalışıp, içine kapandığım karanlık odaya dalmaya çalışmıştı ama bu sefer ben onu kurtaracaktım. Hala elim havada beklerken bu bahçede, bu anın içinde, ona acele etmemeyi borçluydum.
Omuzları hafifçe kasılırken bir an tereddüt etti. Sonunda elimi tuttuğunda dokunuşu yumuşak ama aceleci değildi. Beni kendine çekip ellerini bu sefer belime yerleştirdi, ben de kollarımı onun boynuna doladım.
Diğer çiftler de bizim dansımıza eşlik etmek için dansa başladılar. Havanın serinliği vücudumda yayılırken, müzik bahçeye usulca karışıyordu. Işıklar olduğumuz anı gerçek dışı gösteriyor, masalsı bir his yaratıyordu.
“O gün bu şarkı çalarken tıpkı sözlerinde olduğu gibi senin kötü bir yalancı olduğunu düşünüyordum.”
Bakışlarını kaçırırken gözleri bir an boşluğa dalıp gitti. Onun için hatırlamak hoş değildi, biliyordum ama bu kez gülümsedim. Bilerek. Bilerek güzel bir anı bıraktım o boşluğa.
Gözleri tekrar yüzümü bulduğunda hafifçe kaşlarını çattı. “Neden gülümsüyorsun?”
Çenemi kaldırarak yüzüne iyice yaklaştım, adımlarımız müziğe uysa da gözlerimiz de dansa tutulmalıydı. “Ama artık tüm o yalanlarının ardındaki gerçeğin sadece beni korumak olduğunu biliyorum.” Sesim bir fısıltıdan farksızdı. “Tüm kötü anılarımı silemesen de, yerlerine daha iyisini koyacağını söylemiştin. Bugün ben de bunu yapacağım.”
Müzik ilerledikçe adımlarımız uyumlandı.
“Ne olursa olsun, bugün benim için kutlu bir gün çünkü sen doğdun.”
Yanağımı onun göğsüne yasladığımda elleri belimi iyice kavradı. Yavaşça gevşediğini, bu anın içinde kaybolmaya başladığını hissettim. Çimlerin üzerinde, yıldızların altında, o yarım kalmış dansı tamamladık. Bir süre sonra dansın ritmini yavaşlattım, sonra bir anda durdum. Müziğin sesi hâlâ vardı ama hareket etmiyordum artık.
Birkaç adım daha gerileyip kollarından kurtulduğumda bana soru soran gözlerle bakıyordu.
Nefes aldım ve bilinçli bir şekilde ellerimi karnıma götürdüm. Parmaklarım orada bir şeyi korur gibi duruyordu.
Önce anlamadı.
Bakışları refleksle o harekete kaydı sadece.
Sonra…
Zaman bir ince bir ip gibi koptu.
Gözleri ellerimde takılı kaldı. O an, zihninde beliren farkındalığı nefesinin kesilmesiyle fark ettim. Bakışları ellerden yavaşça yukarı, yüzüme doğru çıktı. Yüzünde önce şaşkınlık, ardından saf bir sarsıntı belirdi. Gözlerinde çarpışmayı gördüm; hayatın, geleceğin, korkuların ve umutların aynı noktada toplanmasıydı.
Sonuna gözleri alışık olduğum o parıltıdan çok daha güçlü bir şekilde ışıldarken bana doğru iki uzun adımla ilerleyip belimi bu sefer çok daha güçlü bir şekilde yakaladı. Ayaklarım yerden kesilirken ufak bir çığlık eşliğinde kahkaha attım. Diğerleri de dans etmeyi bırakıp bize bakıyordu.
Ellerim Jay’in omuzlarına tutunurken başını geriye yatırarak yüzüme baktı.
“Bu gerçek mi?”
Gözlerim doldu ama gülümseyerek başımı aşağı salladım. Akan bir damla onun dudaklarına çarptı; acıdan değil ama mutluluktan ağladığım anlar çoğalmıştı.
Herkes bize pür dikkat bakarken bu sefer haberi yüksek sesle verdim.
“Hamileyim!”
Jay, dudaklarıma birden fazla öpücük bırakırken gülmekten omuzlarım sarsılıyordu. Diğerlerinin coşku tuhafını yine bizi sarmalamıştı.
Jay beni yere indirdiğinde Kaleb ve Dean onun omuzlarına vurdular. Erkek erkeğe gösterilen bu desteğin karşısında çığlık atarak bana sarılan kızlar vardı. Marcus ise bir köşede eli kalbinde duruyordu.
“Ben…” dedi şoktan uyuşmuş bir sesle. “Dayı mı olacağım?”
Gözlerimden patır patır akan yaşlara engel olamazken başımı salladım, dudaklarımda gözyaşlarımın tuzlu tadı vardı. Marcus öyle hızlı bana atıldı ki Jay sanki biraz önce beni havaya kaldırmamış gibi onun kucağından çekti.
“Fazla sarsma!”
“Tanrım…” dedi Laura hayretle. “Daha birinci saniyede başladı!” Sonra manikürlü tırnaklarını karnıma koyarak kulağını dayadı. “Halana benzeyeceksin, değil mi, küçük kurt?”
Sorusu önce kulağa komik geldi, hepimiz sırıtmaya devam ediyorduk ama Jay’le göz göze geldiğimde ikimiz de endişesi tekrar vuku buldu.
Hamile kalıp kalmayacağımı bilmiyorduk; ben benzeri olmayan bir türdüm, melezdim. Lakin bu bir şekilde gerçekleştiyse… Doğacak olan çocuğum ne olacaktı?
Bir melez mi?
Tekrar bir melezin dünyaya gelecek olmasının ihtimali herkesin aklına düştüğünde ortam kısa bir an sessizleşti.
Marcus bir anda müzik sistemini çalıştırıp Afterhouse şarkısını açtı ve bağırdı.
“Madem geçmişi yâd ediyoruz, ben de bu anı Sammy’i ilk öptüğüm şarkıyla taçlandırıyorum.”
Hareketli bir şarkı açsa da herkes kısa bir an daha kıpırtısız kaldı. “Hadi ama gençler! Geleceği düşünerek endişelenmeyin. Minik fasulyemiz melez bile olsa onu koruyacak azılı bir ailesi var!”
Başlar onu onaylar gibi aşağı yukarı sallanmaya başladı.
“Kimse benim yeğenime dokunmaya cüret edemez,” dedi Laura.
“Dokunanın kıçını yakmak için kara büyü yapmaktan çekinmem,” dedi Alexis.
Samantha’da gözlerini kıstı. “Dokunmak şöyle dursun, ona yan gözle bile bakan gözleri oyar, tekrar iyileştirir, tekrar oyarım.”
Kadınların vahşi dürtüleri karşında erkekler omuzlarını dikleştirip boğazlarını temizlediler. Sırıtarak hepsine tek tek bir bakış attım ve gözlerim Jay’in üzerinde durdu.
Jay’in kıvrılan dudakları, kalpleri sökerken olduğu gibi tehlike vaat ediyordu. Ben de ona bakarken aynı gülümsemeyle dudaklarım kıvrıldı.
Ebeveynleri Jay Sullivan ve Annabelle Jefferson olan bir çocuğun, nasıl biri olacağını kim bilebilirdi?
Ve doğum günü katliamını, güzel bir anıyla değiştirmemizin üzerinden dokuz ay düşündüğümden çabuk geçmişti.
Başlarda Jay’le cinsiyetinin ne olacağına dair atışmıştık. O bir oğlu olacağına inanarak buna göre yaşıyordu, bense kızımız olacağını söylüyordum. “Cinsiyetçisin! Arabanı bile erkek olarak görüyorsun!” diyerek ona bağırıp yemem için soyduğu elmayı bile kafasına fırlattığım olmuştu. Havada yakaladığı elmayı ısırırken sırıtıp, benimle uğraşmaya devam etmişti.
Avlanmayı bırakmıştım, günlerimi sürekli evde geçiriyordum. Canım olur olmadık şeyler yemek istediğinde bulmak için Jay her an tetikte bekliyordu. Dean’in Alexis’e söylediğine göre, uzun uzun nasıl bir baba olacağını düşünerek olur olmadık anlarda dalıp gidiyordu.
Ve bir süre cinsiyetini de öğrenmiştik ve ben kazanmıştım… Hem de iki farkla.
Bir değil, iki kızımız olacaktı.
Bu haber ikimizi de şoka soktu ve Jay sürekli kaşları dolaşık gezer oldu. Mutlu olmadığını düşünerek surat astım ama sonra neden kaşlarını çattığını ifşa etti.
“Ben kaba bir adamım ve kızlarıma nasıl yaklaşacağımı bilmiyorum.”
Gözlerimi devirdim. “Kız çocuklarıyla iyi anlaşıyorsun, Jay. Küçük orman nemfleriyle vakit geçirip duruyorsun.”
“Onlar da en az benim kadar vahşi,” diyerek homurdandı.
Neyi dert ettiğini çözdüğümde omuzlarım gevşedi. “Onların incinmesinden korkuyorsun değil mi?”
Koruma içgüdüleri devreye girdiği için bu kadar stresli olduğunu fark ettiğim için hamileliğimin geri kalanında onu benim rahatlatmam gerekmişti. Dalgalanan hormonlarıma rağmen huysuz bir kurdu ehlileştirmeye çalışıyordum.
Sonunda birlerinden farklı saç renklerine sahip ikizlerim doğduğunda biz hariç diğerlerine sürpriz olmuştu. Laura, sarı saçlı Hilda’yı gördüğünde çığlık atmıştı. Jane’in ise babası gibi kumral saçları vardı; mükemmel Sullivan genleri galip gelmişti.
Yıllar yılları kovaladı.
İkizlerimizi büyütürken Jay kendinin beklemeyeceği kadar iyi bir baba olmuştu. Onlarla benden daha iyi anlaşıyor, ikizine göre daha neşeli olan Hilda’nın kıkırtılarının sebebi hep o oluyordu. Jane ise uzun süre konuşmamıştı ama sonunda dile geldiğinde tıpkı halası gibi sivri dilli olmuştu ve babası gibi somurtkandı.
Bana benzer özellikleri de vardı elbette.
İkisi de uysal ve naif çocuklar olsalar da sevdikleri için aşırı korumacı, dışarıya karşı yeri geldiğinde fevrilerdi.
Samantha’da benden kısa süre sonra hamile olduğunu duyurduğunda Jay’in endişeleri yerini buldu, zira Sam kızlarımdan tam dört ay sonra bir erkek doğurdu; Aaron Marsilious.
Jay, Marcus’un oğlunun kızlarının başına bela olacağını söyleyerek sürekli homurdanıyordu. Bense Aaron ismini seçtiği için Marcus’a tekrar hayran olmuştum ve oğullarıyla sık sık vakit geçiriyordum. Hilda onunla iyi anlaşsa da Jane babasına uyarak sürekli atışıyordu.
Onlardan üç yıl sonra Laura ve Kaleb’ın oğlu Laurent’de aralarına katıldı. Tıpkı Kaleb’a benzeyen koyu renk saçları vardı ve Sullivan genine galip gelen Rane genlerini takdir ettim. Yine de su yeşili gözlerini annesinden almadan geçmemişti. Böylece doğduğunda saç rengini görüp baygınlık geçiren Laura’da artık mutluydu.
Zaman akmaya devam ederken…
Bir ormandaydım.
Kemiğimden kopan bir sıcaklıkla başlayan dönüşüm sonrası nefesim derinleşti, dünya bir anda genişledi; kokular çoğaldı, sesler katman katman ayrıldı. Derim titrerken, omurgam boyunca yayılan o tanıdık güçle bedenim artık kurt formuna bürünmüştü. Toprak artık ayaklarımın altında değil, pençelerimin arasındaydı.
Koşmaya başladım.
Orman beni tanıyordu. Islak yaprakların metalik kokusu burnuma keskin bir nefesle doluyordu. Koştukça kaslarım ritmini buldu; her adımımda gövdem esnedi, sırtım rüzgârı yarıp geçti. Alev alev yanan beyaz tüylerim, geçtiğim karanlık köşelerde ışık oluşturdu.
Başımı yana çevirdim.
Siyah kurdun toprağı döven pençe darbeleri benimle eş hızla ilerliyordu. Gecenin içinden süzülmüş gibiydi; kürkü ay ışığını yutuyor, sarı gözleri benim alev dolu gözlerimden geri kalmayarak karanlıkta parlıyordu.
Başını hafifçe eğdi, meydan okur gibi kıvılcım saçan bir hareketti bu. Göğsümde bir gülüş kıpırdandı, insan formunda olsaydım sırıtıyor olurdum. Fırlayan bir gölge gibi yanımdan geçip gittiğinde ben de gecikmedim. Kaslarım geri çekildi, omurgam bir yay gibi gerindi ve hızla öne fırladım.
O sağımdan kıvrılırken ben soldan ilerledim. Dallar yüzüme çarptı, her hareketimde yerdeki yapraklar havalanıyordu. Bir kütüğün üzerinden tek hamlede sıçradım, iyice sola doğru yöneldim ve o bir engelle karılaşmış olacak ki tekrar sağa doğru fırladığımda pençelerim tam önünde yere saplandı.
Kulaklarım onun nefesini yakalıyordu; yakındı. Çok yakın. Daha da hızlandım ve son düzlüğe girdiğimiz de heyecandan kalbim göğsümde çırpındı ama vazgeçmedim.
Malikânenin açık kapısından ilk içeri fırlayan ben olmuştum. Siyah kurdun arkamdan ulumasını duyduğumda içten içe kahkaha atıyordum.
Bahçede durduğumda kaslarımın içinde o taşkın enerji geri çekildi. Pençelerim titrerken nefesim değişti ve derin, hayvansı soluğum yerini bir insan nefeslerime bıraktı. Kara gölgeler etrafımda dağıldığında aynı gölgelerin arasından insan formuyla çıkan Jay karşıma dikildi.
Tek kaşımı kaldırdım.
Jay, keskinleşen ela gözlerini kısarak bana baktı.
“Senden daha iyi olmamdan hoşlanmıyor musun, Bay Sullivan?”
Aynı sert ifadeyle bana bakarken ağır adımlarla yanıma yaklaştı ve birden kollarını belime sararak beni kendine çekti. Hâlâ uzun olan sivri köpek dişleriyle yanağımı ısırdığında omuzlarından ittirmeye çalıştım ama maalesef fiziksel olarak benden daha güçlüydü.
“Aksine, beni cezbediyor,” dedi ıslak dudaklarından sızan nefesi tenime karışırken. “Biraz da yatak odasında enerjimizi atmaya ne dersin?”
Sabaha kadar onunla sevişsem bile asla enerjimi atamaz, ona doyamazdım. Yine de bu cazip teklifi onayladığımı belli ederek alt dudağımı ısırdım. Elleri tam kalçalarımı kavrayıp beni kucağına alacağı sırada…
“Anne!”
Jane’in sesini duyduğumuzda ikimiz de donakaldık.
Başımızı çevirip bahçe kapısına baktığımızda koşarak bize geliyordu. Alnım endişeyle kırışırken Jay beni bırakıp omuzlarını dikleştirdi. On bir yaşındaki kızımız Jane’in karışmış saçlarını ve solan yüzünü fark ettiğimiz de eşimin bedeninden buram buram yayılan tehlike sinyalini alabiliyordum.
Bugün Marcus, oğulları Aaron Marsilious ile kızlarımızı bir çocuk filmi izlemeleri sinemaya bırakmıştı.
Jane, avcı güçleri yıllar önce belli olan ikizdi. Bu yüzden yanımıza koşarken hızlıydı ve zorlanmamıştı. Nefes nefese bile kalmış değildi. Sert çehresine rağmen ela gözlerinde tedirginlik vardı.
“Ne oldu?” dedim tam yanıma geldiğinde soğuk yanaklarını avuçlayarak.
Jane’in gözleri Jay’le benim aramda kısaca gidip geldikten sonra ağzı aralandı. “Hilda…” dedi konuşmakta zorlanarak. “Onu neredeyse götüreceklerdi ve Mars’ı da… Çok… Çok korkunç yüzleri vardı.” Jane, derin bir nefes aldı. “Tıpkı çatlak bir duvar gibi.”
Kalbimde korkunç bir ağırlık belirirken Marcus’un park edilen Hulk’ını daha sonra fark edebildim. Marcus kapıyı açtığında, diğer kapılardan da Aaron ve Hilda indi. Marc kollarını çocukların omuzlarına atarak bize doğru yürüttü.
Yanımıza geldiklerinde Hilda hızla atılıp kollarını belime sardı, Jane’de Jay’in kolları arasına girmişti. Soru soran gözlerle Marcus’a baktım.
“Celticler,” dedi nefesini verirken. “Çocuklar sinemadan benim gelmemi beklemeden çıkmışlar.” Sesi azarlar gibi çıktığında çocukların hepsini başlarını eğdi. “Otoparkta iki tanesi, onları yakalamak üzereyken yetiştim. Büyüleri benim zaman büyüme galip gelmedi ama elimden kaçtılar.”
Celticler yıllar içinde fazla bir vukuat gerçekleştirmeseler de olabildiğince onları avlamıştık ama Dorchalar gibi kendilerine kuytu köşelerde bir in bulmuş olacaklar ki hâlâ son bulmamışlardı. Neyi amaçlıyorlarsa hep büyü güçleri olan çocukların ve son zamanlarda gençlerin peşine düşüyorlardı.
Marcus benim gibi Nightingale kanı taşıyor olsa da, karanlığa benim kadar meyilli değildi. Hiçbir zaman olmamıştı ama şu an gözlerine bakarken annesiyle tanıştığından beri görmediğim kara bulutların tekrar dolaştığını görüyordum.
Ruhumda yanan alev doğru yolu bulup gözlerimde belirirken, yıllar önce tekrar aynada belirmeye başlayan Asteria zihnimde göz kırptı. Başımı çevirip kollarını kızımıza dolayan Jay’e baktım.
O da başını çevirdi ve göz göze geldik.
Zaman o an gerildi.
Hava ağırlaştı.
Jay’in ela gözleri uyarı vermeden, toprağa düşen bir yıldırım gibi sarı bir ışıkla parladı. Kendisini zapt eden prangalardan kurtulduğu an avını yok eden yırtıcı, kalpleri söktüğü zamanki tehlikeli görkemiyle tam tekrar karşımdaydı. Vahşi tarafını dizginlemeyi bırakmış, saçacağı dehşeti alenen açık etmişti.
Gülümsedim.
Yeni düşmanlar, bir gerçeği çok acı öğreneceklerdi.
Yanlış aileyi seçmişlerdi.

Tüm Bölümler